| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
gökyüzü kadar kırmızı 2006bu topraklarmashup of Obama Girl (by BarelyPolitical.com) and footage of my 2-year-old daughter. Little Obama Girl
Yazılar
 
Sep
13
    

 

‘Gururlanma ‘Doğan grubu’ senden büyük Allah var’ mı desek?

Önder Aytaç & Emre Uslu - 13.09.2008
 

APOLETİKA

 

Önder Aytaç  Emre Uslu

Türkiye’nin en büyük grubu hükümet ile iyi ilişkiler kurmak için elinden geleni yaparken Doğan grubunun, tek başına iktidar olmuş, kamuoyu yoklamalarında popülaritesi devam eden bir hükümet ile kafa kafaya çarpışmak için sanki bir güvencesi olması lazım değil mi? Ertuğrul Özkök, “Erdoğan dokunulmazlık zırhının ardına sığınmış bize saldırmasının ardından, şirketler yüzde sekiz oranında değer kaybediyor. 200-250 milyon dolarlık bir kayıp bu. Özerk kurumlar hükümetin istediği şekilde hareket ediyor. Ben kime güveneceğim?” şeklinde yakınmalarda bulunuyordu.


Ancak, başta Aydın Doğan, Özkök ve Doğan grubunun diğer ileri gelenleri de her şeye rağmen geri adım atmak gibi bir niyetlerinin olmadığını açıkça beyan ediyorlar. O halde Doğan grubu kime güveniyor? Aydın Doğan’ı bu medya yapısı içerisinde bu kadar pervasız kılan güç nedir? Bu soruya Doğan grubu gazetelerinde çalışanların verecekleri değişik yanıtlar elbette vardır. Muhtemelen “bağımsız medya” efelenmeleri bu gerekçelerin en başında gelir. Değişik şekillerde “bağımsızlığı” test edilmiş plaza medyasının en açık ve en çok söylediği anlatım da “biz bağımsızız ve gücümüzü bağımsızlığımızdan alırız” yalanıdır.


Kavganın yüksek perdeden götürülmesi ve tarafların geri adım atmamasına bakılacak olursa Doğan grubunun iyi güvenceler bulmuş olması beklenir. Örneğin AB süreci hükümetlerin azınlıklara yönelik hoyrat politikalarına güvenceler sağlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Doğan grubu da AB demokrasilerinde hükümetlerin basını bu şekilde hedef alamayacağını vurguluyor ama buna kimse inanmıyor. Çünkü mesele hükümetle basın arasında bir mesele değil. Kavga sebebi “tamamen duygusal” gibi görünüyor. Zaten AB yetkilileri de Doğan-hükümet kavgası için bir açıklama yapmadılar.


Doğan grubunun güveneceği ikinci kurum “bağımsız yargı” ama hisseleri borsada işlem gören bir şirketin hükümetle yüksek perdeden kavgaya tutuşması için “bağımsız yargı”ya güvenmesi de çok anlamlı gelmiyor. Çünkü yargılama bir süreç işi ve yargı kararını verene kadar ekonomik parametreler çoktan hükmünü vermiş oluyor. Şirket battıktan sonra ya da siyasi bir kararla el konulduktan sonra, yargı şirket lehine karar verse de sonuç değişmiyor. Haksız bir şekilde el konulduğu ortaya çıkan banka nerede? Bu sorunun cevabını en iyi bilenlerin başında Doğan grubu yöneticileri geliyor.


O zaman son olarak, Doğan grubunun güvenebileceği iki kurum/ yapı kalıyor. Bunlardan birincisi İstanbul sermayesinin oluşturduğu başında da Doğan’ın kızının oturduğu TÜSİAD, diğeri TSK. TUSİAD, özellikle 27 Nisan sürecinden sonra ve 22 Temmuz sürecinin ertesinde, AKP karşıtlığını yüksek perdeden seslendirdi ama çok da işe yaramadı. Bu kurumun Doğan’ın (eğer öyleyse) bireysel kavgasına alet olup olmayacağı da şüpheli. Eğer TUSİAD kavga sürecine müdahil olursa işin rengi değişir. Bu durumda İstanbul sermayesinin hükümet aleyhine oluşturduğu bir konsorsiyumdan söz edilir ki, bu da ülkenin ekonomik ve siyasi istikrarsızlığı anlamına gelir.


Bu durumda Doğan grubunun güvenebileceği bir tek kurum kalıyor. TSK’nın yeni genelkurmay başkanı böylesi bir maceraya girer mi? Bundan emin değiliz. Bir strateji olarak; “AKP’nin tek yıpratılma yolunun yolsuzlukların üzerine gidilmesi şeklinde olacağı’’ bizim de kulağımıza gelen, devletin derinliklerinde konuşulan bir gerçek. Şimdiye kadar yaptığı işlerle iyi bir stratejist olduğu izlenimi veren yeni Genelkurmay Başkanı medya yönetimi konusunda da düşüncelerini açıktan ifade eden biri. Ancak askerin ekonomik işlere karışınca neyle karşılaştıkları da 28 Şubat’ta iyice ortaya çıktı. “Yeşil sermaye ürünlerine” ambargo koyan “Ordu Pazarı” denemesinin Anadolu şehirlerinde nasıl iflas edip hüsrana uğradığının kurmaylarca bir değerlendirmesi olduğuna inanıyoruz. Her şeye rağmen yeni Komuta heyetinin mevcut ekonomik parametrelerin sonuçlarından rahatsız olduklarını açıkladıkları da bir kenara not edilmeli. Örneğin Başbuğ kendisini ziyaret eden Ertuğrul Özkök’e ve başka bir vesileyle Fikret Bila’ya; “ulusal sermaye”nin görevlerini iyi yapmadığından şikâyetçi olmuştu. Zaten 2006 yılından bu yana yaptığı konuşmalarda Org. Başbuğ hep bir temanın altını çiziyor: “Küreselleşme olgusunun, devletlerin geniş kitleleri koruyan, sosyal devlet vasfının giderek zayıflamasına neden olduğu da bir gerçektir. Bunun sonucunda, toplumların cemaatleşmeye itildiği de, bir diğer gerçektir. Giderek güçlenen bu cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak, sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.”


Buradan bakınca ya Doğan grubu kendiliğinden “bu sosyal gerçeği doğru analiz edip” “cemaatleri bitirme projesinin taşeronu oluyor”, hedefe “Deniz Feneri Derneği”ni koydu ve diğer benzeri yapıları da buna ekleyerek yola devam edecek. Böylece cemaatlerin Ramazan’da toplayacakları ekonomik kazancın önünü kesmeye çalışacak. Ya da bağımsız hareket ederek, ekonomik olarak grup çıkarlarını riske atmaya devam edecek…



 

 



 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 16:06 | etiket:  

 

Bir gram

Funda Özgür - 13.09.2008
 

KIRMIZI

 

Funda Özgür

 

 

Bir gün gideceksin işe, ‘tuhaf’ bakışlarla karşılaşacaksın.


Sen canhıraş dünden kalan işlerini bitirmeye çabalarken, masandaki telefon iki kere kısa kısa çalacak. İç hattan arandığını anlayacaksın. Telefonu açacaksın. ‘Personel’ seni odasına davet edecek. ‘Allah allah. İmza atmam gereken evrak mı var acaba” diyeceksin yerinden kalkarken.


Lacivert kalın klasörlerle dolu odaya girip oturacaksın.


Huzursuz bir sessizlik çarpacak yüzüne. Yere tavana bakan surat, nereden başlayacağını bilemeyecek söze. Havadan sudan girecek önce. Hal hatır soracak. Eveleyip geveleyecek.


Anlayacaksın ‘bir şeyler’ olduğunu.


Bekleyeceksin acemi girizgâhın bitmesini.


Sonra ‘gerçek’ gelecek.


Ya ‘performansın’dan bahis açacak karşındaki, ya ‘şirket politikası’ndan. Ya ‘yetersiz’ bulunduğunu söyleyecek, ya da ‘şirketin küçülmeye gittiğini.’


Düşüneceksin. Aklına yatmayacak söylenenler. Ama ses çıkarmayacaksın.


Yasal haklarını isteyeceksin.


Direnmeyip hesaplayacaklar hemen.


Beş dakika sürecek işvereninin kalbi kadar temiz bir sayfaya dökülmesi tazminatının.


Uzatacak odadaki.


Alıp bakacaksın. Gördüğün tutarla birkaç ay hiçbir şey yapmadan yaşayabileceğini düşüneceksin. Birden bunu düşünmek sana iyi gelecek.


Kalkıp yerine gideceksin. Pılını pırtını toplayacaksın. Kimseyle öpüşüp koklaşmadan çıkacaksın.


Tuhaf gelecek dışarıda her gün gördüklerin.


Cezaevinden çıkmış bir mahkûm ya da terhis olmuş bir onbaşı gibi hissedeceksin kendini bir an. Çıplak, savunmasız, ne yapacağını bilemeyen bir zavallı.


Sonra hiçbiri değil, sadece ‘özgür’ olduğunu idrak edeceksin.


Biraz yürüyüp rüzgârı yüzünde hissedecek, yorulunca bir taksi çevireceksin. Eve gideceksin.


‘Biraz dinleneyim. Sonra iş bakarım’ diyeceksin.


Haftalar geçecek. Bankadaki paran kum gibi eriyecek.


‘Daha var. Daha var’ diye kendini kandırırken gerçeğe ayacaksın.


Buruşturulmuş faturalar televizyonun üstünden sana bakarken, sonraki ay kirayı nasıl ödeyeceğini düşüneceksin.


İçin sıkışacak.


Yatağına girip örtüyü başına çekeceksin. Uyuyarak unutmaya çalışacaksın gerçekleri.


Esas ertesi sabah gazete alırken ağırına gidecek.


Koltuğunun altındaki beş gazeteye yetmeyecek cebindeki bozukluklar. Oturup bir bardak karbonatlı çay bile içememek köşedeki pastanede gücüne gidecek.


Kös kös eve gideceksin.


Memleketin gerçekleri kendi gerçeklerinden daha çok acıtmayacak canını.


Karnın acıkacak.


Buzdolabından çıkardığın peyniri arasına koyduğun ekmek pek tatlı gelecek. Kendi demlediğin çay, parmaklarını da içini de ısıtacak. Çok sürmeyecek ama.


Bir dakika sonra o duygu da sönecek.


Kendini kiralık kabukla dolaşan bir kaplumbağa gibi hissedeceksin. Ama önemsemeyeceksin.


Başka hiçbir şeye değişmeyeceğin anlık keyifler, gelgitler yaşayacağını bileceksin.


Boş vereceksin.


Çıkıp balkona yaz başında odadan çıkardığın geniş koltuğa kurulacaksın. Bir sigara yakacaksın.


‘Geçer’ diyeceksin, ‘geçecek.’


Burnunun ucuna gidecek elin. ‘İyi sürttü’ diyeceksin içinden.


Güleceksin.


Arsızlığa vuracaksın.


Sürtecek burnun böyle hiç değilse bir kere.


Her bokun tadına bir gram bakacaksın hayatta.


Nasıl olsa bu da geçecek her şey gibi.



Diğer Funda Özgür Makaleleri:



 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 16:05 | etiket:  

 

Hayalî bir Tevfik Fikret pogrom’u

Halil Berktay - 13.09.2008
 
 

 

OKUMA NOTLARI

 

Halil Berktay

(Not 1: Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition’da [Oxford University Press, 1995] “çağdaş bilimin Osmanlı düşüncesi üzerindeki etkileri”ne geniş yer ayırır. Aşkın (transcendent) bir anlam kazanan bu “bilim”in Jön Türklerin fikirlerine nasıl yansıdığına eğilir. Ludwig Büchner’in –Marx, Engels ve Lenin’in eleştirdiği- “kaba materyalizm”ini, Jönlerin biyolojik-materyalistliği ve Darwinciliğiyle bağlantılandırır. Bir sonraki Preparation for a Revolution’da [OUP, 2001], söz konusu Sosyal Darwinizm damarını militan Türkçülükle birleştirerek, İttihatçılığın zihinsel haritasını 1908 arifesine taşır.)


(Not 2: Bu dönemin tenkillerinde ve özellikle Ermeni soykırımında ünlü bazı doktorların oynadığı rol, sadece Tıbbiye mezunlarının İttihat ve Terakki’deki önde gelen konumlarıyla açıklanabilir mi? Yoksa, biyolojik ırkçılığa ve “ırk sağlığı”na (eugenics) yatkınlıklarının da bunda bir payı var mıdır?)


Ömer Seyfettin ilk baştaki “Osmanlılık” denemesiyle hep alay eder. Ona göre millet doğal bir kategoridir; milliyetçilik insanın özünde, ruhunda vardır. Buna karşı çıkmak insan tabiatına aykırıdır. Neslinin olanca pozitivizmi ve bilimperestliğiyle (scientism), Hürriyet Bayrakları’nda (1913) bunun aritmetik ispatını sunar : “Bir cinsten olmayan şeyler cemedilemez [toplanamaz]. Meselâ on kestane, sekiz armut, dokuz elma... Nasıl cemedeceksiniz. Bu mümkün değildir. Ve bu imkânsızlık nasıl riyazî ve bozulmaz bir kaide ise birbirinden tarihleri, an’aneleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları ve mefkûreleri ayrı milletleri cemedip hepsinden bir millet yapmak da o kadar imkânsızdır.”


Milletleri gerek cansız dünyanın, gerekse biyolojinin cins’lerine eşitlemesi bakımından, metafizik bir lâf cambazlığıdır bu. Geçerli, kalıcı bir mantığı içermez; nitekim tarihsel öngörüsü, 20. yüzyıl boyunca insanlığın bir dünya yönetişimine ihtiyacının artması, uluslar-üstü kuruluşların (BM, AB) yükselmesiyle yanlışlanıyor. Gerçi İttihatçılığın “kozmopolitizm düşmanlığı” Işık Koşaner’de yaşıyor gibi: “Ulus ötesi sosyal ve kültürel hareketler ile etnik çeşitlilik, ulusal birlik ve güvenliği tehdit eder hale gelmiştir; uluslararası kuruluşlar ve ulus ötesi sivil toplum örgütleri küresel karar alma ve uygulama aşamasında giderek daha etkili olmaya başlamıştır.”


2008’de bu tamamen anakronistik, çağdışı. Oysa doksan yıl önce gücünü, inandırıcılığını milliyetçi boğazlaşmalar konjonktüründen alıyordu. Tekrar Ashab-ı Kehfimiz’e dönersek: 1908’de on dört münevver bir “Osmanlı Kaynaşma Kulübü” kurar. Birer Rum, Bulgar, Sırp, Arnavut, Yahudi ve Levantenin yanı sıra, çoğu iyi niyetli Türk-Müslümanlardan oluşur. Bütün o göstermelik gayrimüslimler çeker gider; geriye yalnızca, Ömer Seyfettin’in amansızca saldırdığı, alabildiğine karikatürize ettiği, fikirlerini çığrından çıkarıp zırvalığa vardırdığı, yeni bir dil ve din icat etmekle suçladığı Türk kurucular kalır. Bu kendini bilmezler İnsanlık diye bir mecmua çıkarınca Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Gücü, Altın Ordu, Yeni Turan, Türk Birliği gibi kuruluşlardan protesto telgrafları yağar. Kırk elli bin kişilik, elleri bayraklı bir kalabalık çıkagelir. Lânetleme nutukları atılır. “Asker adımlarıyla manga manga Türk mekteplerinin, Darülfünun, Tıbbiyenin talebeleri” geçer. Kalabalık seksen bini bulur. İçeridekiler korkar, sararır. Millî şuur uyanmış; millî gençlik galeyana gelip bu alafranga züppe ve hainlerin haddini bildirmiş, beynelmilelci budalalıklarına son vermiştir.


Lütfen, isimlerin nasıl seçildiğine, yazarın nasıl bir ikilem ve kutuplaşma yarattığına özellikle dikkat edelim: bir yanda İnsanlık; diğer yanda Türk Yurdu, Türk Gücü, Altın Ordu, Yeni Turan, Türk Birliği, Türk Ocağı. Bir bakıma, 4 Aralık 1945 (Tan Matbaası) ve 6-7 Eylül 1955 gibi pogrom’ların da senaryosunu yazmıştır Ömer Seyfettin. Tevfik Fikret’e dil uzatmaya varıncaya dek. Öykünün girişinde “içindeki fikirler sırf Tanzimat ilhamları olduğu için herhangi bir zata atfederek şahsî enmuzeçler çizmeye çalışmamıştım” der. Doğru değil. “Osmanlı Kaynaşma Derneği”nin kurucularından Şair Sait Bey, gayet belirtik olarak Tevfik Fikret’tir. Bir yerde Ömer Seyfettin, Sait Beyi Hayikyan’a övdürtür: “Bu çok değerli bir adam; hakikaten şiarı: ‘Milletim kavm-i beşerdir, vatanım rûy-ı zemin’ olan bir âlim.” Fikret “Haluk’un Amentüsü”nü Halûk’un Defteri (1911) kitabına koymuştu. Ömer Seyfettin’de ise Sait Bey “gayri millî” edebiyatın “hakikaten bir şaheseri” olan şiirini o kahrolası İnsanlık mecmuasının 1913’teki ilk ve tek sayısında yayınlar.


Daha açık söyleyecek olursak, Tevfik Fikret Ömer Seyfettin’in muhayyel pogrom’unun hedefleri arasındadır.


 




 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 16:04 | etiket:  

 

12 Eylül 1480

Gökhan Özgün - 13.09.2008
 
 

 

MÜREKKEP

 

Gökhan Özgün

 

12 Eylül’le ilgili bir film yapsam, son sahnesi belli. Hatta benim için o sahne kaçınılmaz. Dahası, bütün film zaten o sahneye nasıl geldiğimizin filmi olmalı. Amerika, derin devlet, bu filmde olsa olsa bir dipnot olur. O kadarcık. Çünkü onlardan daha karanlık güçler devrede. Ruhlarımızın karanlığı devrede.


Ben bu ‘son’ sahneye şahit olduktan sonra, artık meseleye başka türlü bakamıyorum. Siyaset zaten şahitlikten ibarettir. Hakikat bir an için size göründüyse, geçmiş olsun. Bir daha ne kendinize ne başkasına huzur verirsiniz.


İşte benim hapsolduğum resim. Kenan Evren’in 2006 yılı Muğla Üniversitesi konuşması. Muzip paşa, bir üniversite amfisinde 12 Eylül ‘işkenceleri’ üzerine muziplik yapıyor. Salon kahkahaya ve alkışa boğuluyor. Yakın plan, alımlı bir genç kızımız, esbabı çok meçhul bir mahcubiyetle hafifçe boynunu eğiyor, bir eliyle perçemini düzeltirken, bütün edebiyle ve diğer eliyle ağzını kapatıyor. Ve koyveriyor kahkahasını. Son.


Ne var bunda? demeyin. Burası Türkiye demeyin. Bu resimde burası Türkiye değil. Dahası, bu resimde burası dünya değil, bu gezegen değil. Burası, ta cehennemin en dibi.


Türkiye’de nedir en büyük tabu? Ermeni soykırımı. Bir konuşma hayal edin. Bir konuşmacı hayal edin. En Türkünden, en resmî görüşünden bir konuşmacı. Size Ermeni meselesini anlatıyor. Büyük bir Ermeni düşmanlığıyla konuşuyor. Bunlar Türkiye’de olabilir, burası Türkiye, diyebilirsiniz.


Ve/fakat elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin. Hayal edebilir misiniz ki, bu konuşmacı bu kıyımla ilgili espriler yapsın, gülsün, güldürsün, eğlendirsin. Yüzünüz ekşir, o kadar da değil, dersiniz. O kadar da değil.


Ermeni soykırımını kabul etseniz de, karşı da olsanız, bu konuda acımasız, ırkçı cümleler de kursanız, bu mesele Türkiye’de alenen bir mizah mevzuu olmaz. Olamaz. Her bakış açısının taraftarı bu konuda ‘ciddidir’. Çok ciddidir. Çünkü, bu bir hakikattir. Böyle bir hakikat, acı zekâ, sulu gülüş kaldırmaz.


‘12 Eylül’ Türkiye’de henüz bir hakikat bile değil. Toplumun hafızasından sanki iz bırakmadan silinmiş. Sanki memlekete lobotomi yapılmış. Beş milyon kişiyi dolaylı mağdur eden, acıya boğan bir felaket, uçmuş gitmiş.


Bunu derin devlet başaramaz. Bunu Amerika başaramaz. Bu bizim marifetimiz. Hepimizin marifeti.


Amerika’nın en kör göze parmak darbesi Şili’de oldu. Şili’de, Güney Amerika’da, gariptir ama, hâlâ sevenleri, taraftarları vardır diktatörün, Pinochet’nin. Ama buna rağmen Pinochet, hiçbir yerde böyle bir stand-up yapmadı. Yapamazdı. Çünkü Pinochet’yi seven, sever. Nefret eden, nefret eder. Pinochet karton değildir. Sahicidir.


Yeni Aktüel dergisinde Alper Görmüş’ün ‘Nefret edermiş gibi yaptığımız diktatör, Kenan Evren’ adlı, hayranlık verici derecede sahici bir cesaretle yazılmış yazısını okuduktan sonra, uzun süredir aklımda tamamlayamadığım bu yazıyı, nihayet kurabildim. Alper Görmüş’ün bu tarihi yazısını siz de mutlaka okuyun.


Alper Görmüş, sanki kendiyle yüzleşmenin hiddetinden kırılmış bir aynanın parçalarını biraraya getirmeye çalışıyordu yazısında. O kırık aynanın parçaları biraraya gelince ortaya bir ucube diktatör portresi, Evren Paşa çıkıyordu. Kartondan bir diktatör. Bir çizgi film kahramanı. Bu kahramanın filistin askısı da, idam sehpası da kartondan.


Sanki bir uzak ülkenin mizah dergisinde bir başka uzak ülkenin acı hakikatini hicvederek anlatan bir ‘çizgi diktatör’ Kenan Evren. Sahici değil. Olamıyor. O mu bizim eserimiz, biz mi onun? Hangimiz daha kartonuz? Artık belli değil.


Dünyada böyle acımasız karikatürler vardır. Ve neredeyse hepsi de ‘engizisyon’ dönemiyle ilgilidir. 500 yıl öncesiyle yani. Dünya mizahı, insan vicdanı, 500 yıllık bir mesafeyi acımasız bir mizah için ancak ‘kabul edilebilir’ buluyor.


Kenan Evren canlı bir ‘engizisyon’ karikatürü gibidir. Biz çizdik onu, kendi ellerimizle. Mükemmel çizdik. Kültürümüzün bir parçası yaptık. Artık onu yok etsek, hiçbir şey ama hiçbir şey hatırlayamayacağız. Onu yok etmesek, insanın kanını en donduran anda, dudaklarımızdan dünyanın en hayasız gülümsemesi, hatta kıkırdaması, eksik olmayacak.


Kimse diyemez ki 12 Eylül’ü hatırlamıyoruz. Hatırlıyoruz. 12 Eylül 1480’de Türkiye’de acımasız, kanlı bir darbe oldu. Üzerinden 40 nesil geçmesine rağmen, hâlâ hatırlıyoruz.


Bu garabetin, bu felaketin, psikolojinin en orta yerinden bir açıklaması vardır. Suç ortaklığı.


Diğer Gökhan Özgün Makaleleri:



 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 16:03 | etiket:  

 

Savcı

Ahmet Altan - 13.09.2008
 

KUM SAATİ

 

Ahmet Altan

 

 

Tabii, hep böyle bir tedirgin halimiz var.


Öylesine kuralsız bir yerde yaşıyoruz ki biraz sonra ne olacağını kimse kestiremiyor.


Şemdinli’yi hatırlasanıza.


Birileri bomba atarken suçüstü yakalandı.


Tek başlarına hareket edebilecek insanlar değillerdi.


Savcı, “bu işin sonu Ankara’ya uzanıyor” dedi.


Ne oldu?


Sanıklar serbest kaldı.


Savcı mahkûm olup işinden atıldı.


Burada, böyle bir tecrübeden sonra hukuki konularda güvenli olmak mümkün mü?


Mümkün değil elbette.


Ergenekon savcısı Öz hakkında “soruşturma açılacağını” duyunca da birçok insan “gene mi” diye sordu kendine.


Sormakta haklıydılar.


Çünkü daha geçenlerde Genelkurmay, Ergenekon sanıklarına “resmî” bir ziyaretçi göndermişti.


Bu ziyaretin bir mesaj olduğu açıktı.


Aynen, daha önce de bir generalin Şemdinli sanıkları için, “tanırım, iyi çocuklardır” demesi gibi...


Ama bu sefer, Şemdinli’nin tekrarını yaşamadık.


Siyasi iktidar, savcıya sahip çıktı.


Ergenekon çekişmesinin öyle kolayından bitmeyeceği bu son “general ziyaretiyle” ortaya çıktı.


Bu çeteyi hukukun elinden kurtarmak isteyen birileri olduğu çok açık.


Bunların amaçlarını gerçekleştirmelerine izin verecek bir siyasi iktidarın varlığını sürdüremeyeceği de aynı derecede net.


Çünkü çetenin görünen hedefi zaten bir darbe tezgâhlayıp, halkın oyuyla iktidara gelenleri oradan devirmek.


Şemdinli de büyük bir ihtimalle buna benzer bir hesabın ürünüydü.


İktidar, o olayda gerekli tavrı gösterememişti.


Zaten ondan sonra da başı dertten pek kurtulmadı.


Ondan ders alınmış olmalı ki Ergenekon’da daha sağlam duruluyor.


Ama burada sağlam durabilmek için bazı şartları yerine getirmek gerekiyor.


Bir kere yolsuzluk iddialarını ciddiye almak zorunda iktidar.


Bu iddiaların her biri onun gücünü eksiltiyor çünkü.


Sadece bir iktidarın, bir siyasi partinin değil “halkın iradesinin” de yaralandığı bir durum bu.


Ve, Ergenekon gibi bir güce karşı yaralı bir halde karşı çıkmak çok kolay değil.


Bu yarayı hemen sağaltmaları gerekiyor bence.


Deniz Feneri yolsuzluğunun Türkiye ayağı çok süratle soruşturulmalı.


Bağlantılar ortaya çıkarılmalı.


Yargı yolu açılmalı.


Siz, ciddi bir yolsuzluk iddiasının üstüne gitmeden, Ergenekon’un üstüne gidemezsiniz.


Birincisi, halk nezdinde güvenilir olmaktan çıkarsınız...


Ki Ergenekon gibi bir örgütle dövüşürken halkın tam desteğine sahip olmak çok önemli.


İkincisi, kavganın en ciddi hamlelerinde karşınıza “yolsuzluk” iddiaları çıkar.


Eliniz ayağınız bağlanır.


Deniz Feneri davası, sadece bir medya grubunun “niyetiyle” açıklanabilecek bir durum değil.


İddialar çok vahim.


Üstelik ortada itiraflar var.


Belgeler var.


Eğer siyasi iktidarın bu konuyla ilgili gocunacak bir yanı yoksa hukukun gereğini yerine getirmeli.


Yok, henüz ortaya çıkmamış bir bağları varsa, o zaman da nasıl olsa o bağ su üstüne çıkar yakında, bağı olan kimse kurtulamaz.


Eğer böyle bir “bağ” yoksa, bir bağ varmış duygusu yaratacak biçimde davranmanın kime yararı olacak?


Herhalde hükümete değil.


Bu iktidar, Ergenekon meselesinde sağlam duruyor.


Yeni genelkurmay başkanının “açık” mesajına rağmen gerilemediler.


Halkın iradesiyle iktidara gelenlerin, bu iradeyi yönetime yansıtmakta kararlı olduğunu gösteren bir davranış bu.


Burada gerçekten kuvvetli olmak zorundalar.


Bu da temizlikle, hukuka her konuda riayetle mümkün.


Ergenekon’daki sağlamlığı Deniz Feneri’nde de göstermenin tam zamanı.


Hukuk yarı yarıya olmaz.


Bir bütündür.


Biliyorum, bu ülkenin yöneticileri bunu bir türlü kavramıyor.


Ama bunu kavramamak hem iktidara, hem de ülkeye pahalıya patlar bu sefer.


Ergenekon’un ardında büyük güçler var.


Onlar ancak dürüstlükle, kararlılıkla, sağlamlıkla geriletilebilir.


Burada zaafa yer yok.


Bu gerçeği kavramamak ise en büyük zaaf olur.



Diğer Ahmet Altan Makaleleri:

 



 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 16:01 | etiket:  

 

İstanbul’da değişim

Murat Belge - 13.09.2008
 

TÜRKİYE'NİN HALLERİ

 

Murat Belge

 

 

İstanbul’da bir işler oluyor. Başım fazlasıyla kalabalık olduğu için, bunları yakından izleyemiyorum, ama kendi rutinim içinde sağa sola gider gelirken –veya evde otururken bile- gözüme habire bir şeyler takılıyor. Bir etkinlik var, bütün kenti kaplayan.


Okula giderken, bakıyorum Dolmabahçe’den Silahtarağa’ya uzanan tünelin çalışmaları sonuna yaklaşmış; öbür yanından bakıyorum, Alibeyköy deresi kurutuluyor, Haliç’e akan pislikler durduruluyor; bir yandan “metrobüs” dedikleri, Avrupa-Asya bağlantısının çalışmaları yürüyor; öbür yanda, aynı bağlantıyı deniz altından kuracak tübün döşenmesi devam ediyor.


Şu değindiklerimin hemen hemen hepsi, ulaşım bağlamında yapılan işler. Böyle olması da normal, çünkü ulaşım bugün bu kentin en çetin sorunu haline geldi. Bir yandan insan nüfusu artıyor, o biraz durulmaya başladı, derken, otomobil nüfusu artışa geçiyor. Aslında bugün bile, bu kentte fiilen yaşayan herkes (örneğin kadınlar) hareket halinde değil. Öyle olsa içinden nasıl çıkarız, hiç düşünemiyorum. Ama bir zaman sonra olacak.


Yerel yönetime daha çok inisiyatif ve daha çok finansman imkânı sağlayan yasalarla sorunlara böyle artan bir enerjiyle yaklaşmanın da temeli atıldı. Klasik devletçi-merkeziyetçi anlayışın kalıplarından sıyrıldıkça, bu imkânlar daha da artacak.


Ama dediğim, hissettiğim bu farklılaşmanın yalnızca birtakım yasal “iyileştirme”lere veya maddî imkânların büyümesine bağlı olduğunu da sanmıyorum. Zaten böyle “tek-yanlı” bir değişim dinamiği olamaz. Bunun asıl karşılığının toplumsal bilinç gelişmesinde bulunabileceği kanısındayım. Orta ve uzun vadede bu toplumda gerçekleşebilecek potansiyellere baktığımda, bu nedenle, çok iyimser oluyorum. Ama bugün, “kısa vade”de, hâlâ çok sorunumuz var.


Ulaşımı hızlandırmak, su kaynaklarını çoğaltmak vb. Bunlar “temel” saydığımız işler ve şüphesiz çok önemli. Ama genel dinamik (ki tabii onları da kapsıyor) “hayat niteliği”ni geliştirme, yükseltme, inceltme yönünde. Nihayet bu yönde bazı kıpırtılar olması, bu anlamda birtakım ihtiyaçların şekillenmeye başlaması çok önemli. Onun için, bilmem ne tünelinin çalışmalarından da çok, İstanbul’un çiçeklerle süslenmesine seviniyorum. Biliyorum, kimileri, bunu bir fazlalık, bir “israf” gibi görme eğiliminde. Ekonomik anlamda öyle olduğu kanısında değilim, ama öyle olsa bile, insanların renk görme, çiçek görme, güzellik görme ihtiyaçlarının doyurulmasının ekonomik hesaplardan daha önemli olduğuna inanıyorum.


Süleymaniye’de, Müftülük’ten Küçükpazar’a doğru inerken Ayrancı sokağı vardır. Eski İstanbul’un ahşap konutlarıyla geleneksel bir mahallesinin belki tek yadigârı burada görünür. İki üç sokaklık bir alan... Tanıdıklarıma göstermek istediğim İstanbul köşelerinden biridir.


Burada isimler de bir hoştur: Fetva Yokuşu’ndan Namahrem Sokağı’na sapacaksınız vb...


Uzun süre bu semt yarı uykulu varoluşunu devam ettirdi. “Mahalle”nin merkezini oluşturan bakkalın, manavın olduğu binalar yıkıldı, yerine de bir şey yapılmadı. Ahşap evini kendi imkânlarıyla onarmaya kalkışanların başı derde girdi. Dediğim o klasik tavır: yaptırtmayacaksın, ama kendin de yapmayacaksın.


Şimdilerde burada bir canlanma görülüyor. Haraplaşan ahşap evler onarılıyor; mahallenin konağı onarıldı, boyandı. Aynı sokakta bir kafe –restoran çalışmaya başladı. İnanılmaz güzel –ve çoğumuzun pek alışık olmadığı bir açıdan görülen- bir İstanbul manzarası sunuyor. Bunlar “otorite”nin, “yönetim”in yaptığı işler değil, toplumun içinden çıkmış bireylerin yaptıkları. “Olsa” diye ne zamandır beklediğimiz şeyler böyle böyle başlıyor.


Dediğim gibi, iş güç, başım hep kalabalık; ama fırsat buldukça ve bazan fırsat yaratarak, nerede ne olduğunu izlemeye çalışıyorum. Örneğin dün, Fatih Belediyesi’nin başlattığı bazı onarım işlerini görmeye gittim: Zeyrek’te, Ayvansaray’da vb.


Bunları da önümüzdeki birkaç gün içinde yazacağım.


Diğer Murat Belge Makaleleri:


 

TÜRKİYE'NİN HALLERİ

 

Murat Belge

 
 



Diğer haberler
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan KIYMIK
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür
Halil Berktay OKUMA NOTLARI
Halil Berktay
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Lale Sarıibrahimoğlu BAKIŞ ACISI
Lale Sarıibrahimoğlu
Amberin Zaman ARAF'TAN
Amberin Zaman
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Ümit İzmen ÖTE TARAFTAN
Ümit İzmen
Cihan Aktaş SINIR YAZILARI
Cihan Aktaş
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur
Demiray Oral VAZİYET
Demiray Oral
 

 



 
Sep
13
    
teâruf | 13 Eylül 2008 15:58 | etiket:  

 

Nâzım Hikmet

Mehmet Güreli– Epiktetos ve genç kız... s.2  Kars’ta Sinema Konuşalım III. s.3  ARKEOLOJİ– Unutulmuş bir kavmin tapınağı. s.4  MÜZİK– Rock yıldızı olmak isteyenlere Oasis desteği. s.5  SİNEMA– Oyumuz Costner’a mı? –Nazlıhan Erdol. s.6  Küçük bir kadın Tautou –Funda Karakaya. s.7  Şiirleri Danca’da defterleri Türkçe. s.8-9  MÜZİK– Yaş seksen ama, yine “No Future” –Ferhat Uludere. s.10-11  KİTAP– Fotoğraf üzerine düşünmek. –Müge Karahan. s.12-13  TV s.14-15  Telesiyej. s.16

 

 

  • Deniz Feneri İddianamesi -2
  • Deniz Feneri İddianamesi -1
  • Ergenekon İddianamesi - 4
  • Ergenekon İddianamesi - 3
  • Ergenekon İddianamesi - 2
  •  

     

    Fener yandı Akman göründü

    Taraf ANKARA - Istanbul - 13.09.2008
     
     CHP’li Kılıçdaroğlu’ndan yine belgeli açıklama: RTÜK Başkanı Zahit Akman, “fahri üye” olduğunu ileri sürdüğü Almanya’daki dolandırıcı yapı kooperatifinin yönetim kurulu üyesiydi. Derhal istifa etmeli
     
    Fener yandı Akman göründü
     
    CHP, Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğuna da karışan RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın, yine Almanya’da yolsuzluk yapan OFWG e.G. kooperatifinin yönetim kurulu üyesi olduğunu belgeledi.
    TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, RTÜK Başkanı’nın iddiasının aksine Alman savcılarının hazırladığı iddianamede Zahid Akman adının 34 kez geçtiğini belirten Kılıçdaroğlu, Akman’ın, Frankfurt’ta para topladığı halde vaadettiği evleri yapmayan OFWG e.G. adlı kooperatifin ‘fahri üyesi’ olduğunu öne sürdüğünü anımsatarak, bu kooperatifin Alman maliye makamlarına verdiği yazının fotokopisini gösterdi. Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu: “Bu yazıda, OFWG e.G. adlı kooperatifin yönetim kurulu belgenin sağ bölümünde belirtilmiş: Yüksek Mühendis Abdullah Özer, Dr. A. Zahid Akman, Ekonomist Yasin Özcan, Mehmet Gürhan. Bu belgede, Akman’ın yönetim kurulu üyesi olduğu açıkça belirtilmiş. Bu kişiler  aynı zamanda Deniz Feneri e. V. ile de bağlantılı. Bu kooperatif, Alman hükümetinden üye başına dört bin ila altı bin avro karşılıksız yardım alıyor, üyelerden aidat topluyor. Olay Alman yargısına intikal etmiştir. Çünkü kooperatifin sadece adı var”.

    TOPTAN’A ÇAĞRI • RTÜK Başkanı’nı TBMM’nin seçtiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, Köksal Toptan’dan  Zahid Akman’ı istifaya davet etmesini istedi. Öte yandan İşçi Partisi’nin yaptığı suç duyurusu üzerine Ankara Başsavcılığı Zahid Akman hakkında inceleme başlattığı öğrenildi. Savcılığın RTÜK Başkanı hakkında soruşturmaya karar vermesi halinde, göreviyle ilgili olmadığından Başbakanlık izni alınması gerekmiyor.

     

     

     



     
    Sep
    13
        
    teâruf | 13 Eylül 2008 15:56 | etiket:  

     

     

    Türk diplomasisi Araplara ders olsun

    Türk diplomasisi Araplara ders olsun


    13 09 2008
    document.write(); FEHMİ HUVEYDİ 

    Araplar iç çekişmelere boğulmuşken, Türkiye ve İran’ın bölgedeki boşluğu doldurmasından daha doğal birşey yok. Körfez İşbirliği Konseyi

    ülkelerinden Ermenistan’a dek etrafındaki tüm ülkelerle ilişkilerini düzelten Türkiye, stratejik vizyonu olmayan Araplara diplomasi dersi veriyor

    Türkiye bizleri sadece televizyon dizileriyle değil, herkese ders veren dış politika başarılarıyla da şaşırtıyor. Baskın kanaat Türk dizisi Nur’un( Gümüş), Türk poltikasının haberlerde ilk sırada yer aldığı bir zamanda sona ermesinin sadece tesadüf olduğu yönünde. Dizinin Ramazan’dan önce durdurulmasıyla bir ay boyunca Arap dizilerine fırsat verilmesi mi istendi bilemiyorum, ancak Türkiye’de şu an en az dört diziyle Arap ekranlarına büyük bir saldırı hazırlığı yapıldığını biliyorum.


    Görünen o ki bu televizyon üstünlüğü, diplomasi üstünlüğüne paralel olarak


    ilerliyor. Türk dış politikası güçlü ve hissedilir varlığını ispatladı.

    Mısır’da bizler son haftalarda şu üç sorunla meşguldük:

    Parlamento yangını, Lübnanlı bir sanatçıyı öldürmekle suçlanan büyük bir işadamının davası ve Kahire’de yapılan, başarısı da şüpheli Filistinli

    grupların görüşmeleri.

    Buna karşın Türk diplomasisi üç önemli bölgesel başarı gerçekleştirdi:


    Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleriyle görülmemiş ekonomik ve güvenlik işbirliği anlaşması imzalandı; Şam’daki dörtlü zirveye Fransa, Suriye ve Katar liderleriyle katıldı ve cumhurbaşkanı Ermenistan’a tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret milli futbol maçıyla ilgiliydi, ancak aslında 90 yılı aşkın süredir iyileşmeyen derin yarayı kontrol altına almayı amaçlıyordu.

    ‘Köprü’den ‘lokomotif’e geçiş
    Bu göstergelere dikkat çekilmesi, bizlere Arap dünyasının yaşadığı içe kapanma halini ortaya çıkarma fırsatı vermekte. Türk dizilerinin ortalığı kavurmasına dikkat çektim, ancak Türkiye’nin AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden beri elde ettiği ekonomik başarıları da gözardı edemeyiz. Türkiye’yle Arap dünyası arasındaki ticaret hacminin bu dönemde 4 milyardan 30 milyar dolara çıktığını bilmemiz yeterli. Türkler şu an çoğunluğu Arap ve İslam dünyasından 61 ülkenin katılacağı ve MÜSİAD’ın organize ettiği 12. uluslararası fuara hazırlanıyor.
    Türkiye’nin son günlerdeki dikkat çekici diplomatik hareketliliği rastlantısal değil, üzerinde iyi çalışılmış zincirin bir halkası ve ilkeleri açık bir stratejik bakıştan hareket ediyor. Türkiye’yi ‘Doğu’yla Batı arasındaki köprü’ sınıflamasından çıkarmayı ve Ortadoğu’da etkin rol sahibi ve başkalarının üzerinden geçtiği bir köprü olmaktan ziyade, başkalarını arkasında sürükleyen lokomotif haline gelecek şekilde başka bir konuma koymayı hedefliyor.
    Bu büyük ülkedeki siyasi akıl, ortada ulusal bir sorun olduğu müddetçe lokomotif rolü oynayamayacağını idrak etti. Bu sorun PKK’nın bağımsız bir devlet kurma çağrısıyla
    temsil ediliyor. Türkler, ülkelerinin bütünlüğünü korumak için 100 yıl bile sürse bir savaşa girebilecekleri noktasında hemfikir. Diğer yandan Türk siyasiler, 10 yıl öncesine kadar Suriye, İran, Yunanistan ve Osmanlıları soykırımla suçlayan Ermenistan’la temsil edilen düşman komşular halkasıyla çeviriliyken, ülkenin lokomotif rolü oynayamayacağını gördü.
    Peki Türkiye bu iki engeli aşmak için ne yaptı? PKK’nın ayrılma çağrısıyla temsil edilen güvenlik tehdidi, Ankara’yı 1996’da İsrail’le askeri işbirliği ve eğitim anlaşması imzalamaya sevk etti. Türkiye’nin bu konudaki hassasiyeti, güçlerini Suriye sınırına yığma ve 1998’de Şam’ı saldırıyla tehdit etmesinin sebepiydi.
    Fakat Ankara aynı yıl Suriye’yle güvenlik anlaşması imzalama başarısı da gösterdi. Aynı sorun Kürt faaliyetlerinin kuzey bölgesine taşındığı Irak’la da yaşandı.
    Fakat Ankara PKK’ya karşı çekişmesinde Maliki hükümetiyle anlaşabildi. Aynı siyasi paralellikte İran, Yunanistan, Bulgaristan ve Gül’ün ziyaret ettiği Ermenistan’la anlaşmaya vardı.
    Türkiye komşularıyla uzlaşınca aynı anda iki hedefi gerçekleştirmiş oldu.
    İlki, lokomotif rolü oynamaya hazırlanmak; ikincisi ve en önemlisi de, PKK’nın temsil ettiği güvenlik tehdidinin yolunun kesilmesi.
    AKP’nin dış politikası büyük ölçüde, siyaset bilimci Ahmet Davutoğlu’nun ‘Stratejik Derinlik’ adlı kitabından etkileniyor. Davutoğlu Türkiye’yi uluslararası siyasetin içine koydu. Başbakanın dış politika danışmanlarından biri de olan Davutoğlu’nun, Doha’da bu stratejinin ilkelerine dair sunumunu dinleme fırsatım olmuştu. Bu ilkeleri şu altı temelde tanımlıyordu:
    İlki, içerideki özgürlüklerin güçlendirilmesi ve güvenlik tehlikeleriyle iç istikrarı sağlayacak şekilde mücadele edilmesi. İkincisi, sorunların Türkiye’yi çevreleyen bölgelerdeki gerginliği yok edecek şekilde sıfırlanması. Üçüncüsü, Türkiye’nin kendisine taraf olma sıkıntısı veren kutuplaşmalardan çıkarılması; arabuluculuk rolü oynayabilmesi, farklı taraflara aynı mesafede duran merkez bir oluşuma dönüşmesi. Dördüncüsü, Doğu’yla Batı arasındaki ilişkilerdeki rolünün köprü değil, etkin ve girişimci güç olarak aktifleştirilmesi.
    Beşincisi, farklı platformlarda daha fazla üst düzey uluslararası yetkiliyle görüşerek ve uluslararası kurumlardaki varlığı etkinleştirerek uzun soluklu etkin diplomasi izlenmesi. Altıncısı, ülkenin Arap ve İslam halkasıyla temsil edilen coğrafi ve tarihi derinliğine ilgi gösterilmesi.

    Türkiye merkez devlet
    İnsan kendisini Türk diplomasisinin işleyişiyle Arap dünyasındaki benzerlerini karşılaştırmaktan alamıyor. Siz demokrasinin büyük ölçüde kökleştiği, hedefleri açık bir stratejiye göre hareket eden etkin kurumların bulunduğu Türkiye’de yaşıyorsunuz. Türkiye bu stratejiyi bölgede merkez devlet olmak için seçti. Bu durum Türkiye’yi husumetleri aşan, çevresiyle anlaşmazlıkları çözmekte başarılı büyük bir devlet gibi davranmaya sevk etti.
    Arap dünyasındaki tabloysa tam tersi. Demokrasinin durumu bildiğiniz gibi. Stratejik vizyon yok. Yüce çıkarlar ve küçük tuzaklarla, helal ve helal olmayan içiçe geçmiş. İşler o kadar karışık ki, insan düşmanla kardeşi ayıramıyor. Arap dünyası kutuplaşmayı derinleştiren
    anlaşmazlıklara boğuldu. Bu durum hegemonya güçlerini nüfuzlarını herkese dayatmaya, bölgesel güçleri bu boşluğu doldurmak için çalışmaya teşvik etti. Türkiye ve İran’ın yaptığı budur. İkisi de kınanamaz. Siz kendi sahanızda yok olursanız, başkalarının boşluğu doldurmak için gelmesini sorgulayamazsınız. Daha önemli soru şu: Niçin yerini terk ettin ve oradaki sorumluluğundan uzaklaştın?

    (Mısır gazetesi Ehram, 9 Eylül 2008)

     



     
    Sep
    13
        

     

    Terörü savaşla yok edemeyiz

    Terörü savaşla yok edemeyiz


    13 09 2008

    Başyazı, 11 Eylül 2008

     

    Yedi yıldır süren terörle savaş ve özgürlüklerin ihlali birçok ülkedeki azınlıkları yabancılaştırdı. Terörle ortak mücadele savaştan geçmiyor

    11 Eylül 2001’de ne oldu ve o zamandan beri neler oluyor? İkiz kulelere yönelik saldırı artık tarihin bir parçası, fakat hâlâ çok iyi anlamadığımız bir parça. O dönemde tepkiler kıyamet tellallığından kayıtsızlığa kadar uzanıyordu. Bazıları her şeyin kısa sürede normale
    döneceğini söylüyordu. Bazıları da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kanısındaydı.
    Yedi yıl sonrasında iki kampın da haklı çıktığı söylenebilir. İşler normale döndü, eğer ‘normal’le kastınız Irak, Afganistan, Madrid, Londra, Bali ve başka yerlerdeki terör saldırılarında ölenlerin listeleriyse tabii. Fakat bu tür vahşetler, Amerikalılar ve Avrupalılar için en azından, magazin dedikoduları, ekonomik krizler, mevsim indirimleri, nesli tükenen
    türler, seçimler, yeni filmler, trafik kazaları ve gıda kıtlığı gibi hayatlarımızın bir başka gürültülü veçhesine karışıp gitmiş durumda.
    Ancak, birçoğumuz görmezden gelse de, köklü bir değişim yaşandığı da inkâr edilemez. El fenerleri, su, ilkyardım malzemeleri ve konservelerle doldurulup Washington, Londra ve Paris’teki evlerin dolap veya merdiven altlarına konan çantaların uzun zamandır açılması gerekmedi belki. Fakat iyi düşünülmüş bir kimyasal, biyolojik veya nükleer saldırı, herkesi her an vurabilir veya tamamen yok edebilir.
    Son yedi yıldaki terör girişimlerinden pek azı başarılı oldu, fakat yıkıcı olmadıkları da söylenemez. Birçoğu yetersizdi ve birçoğu da tespit edilip önlendi. Bu rahatlatıcı, ama çok fazla rahatlamak da mümkün değil. Grafikteki iki eğri geleceği anlatıyor. Eğrilerden biri onların yeterliliklerini, hatta şanslılıklarını gösteriyor, ki bunu onlar da görüyor. Diğeriyse, genel anlamda dünyayı, düşmanlarımızın da değişecekleri ve hedeflerine ulaşmanın daha az uğursuz yollarını benimseyecekleri bir şekilde değiştirmek açısından bizim yeterliliğimizi gösteriyor.
    Birkaç yıl önce bizim performansımıza dair veriler vahimdi: İki kötü savaş, ufukta bir üçüncüsü, hem etkisiz hem içler acısı hukuk kurallarının ve sivil özgürlüklerin ihlali,
    birçok ülkede yabancılaştırılan azınlıklar ve Batı’yla Müslüman dünya arasında yanlış anlamayla husumetin damgasını vurduğu bir ilişki. Bugün birkaç noktanın daha az vahim olduğu söylenebilir belki. Savaşlardan biri yoğunluğunu kaybetti, İran’a bir ABD saldırısı ihtimali de azaldı. Bush yönetiminin hukuk ihlallerinin ters teptiğine dair genel bir idrak olduğu aşikâr, bununla birlikte hukuku çiğnemenin yeni gizli yollarının hâlâ bulunduğu da aşikâr. İkiyüzlü terörle mücadele yasaları çıkarmış başka 80 ülkenin bazılarının aklı başına geliyor. İzini sürmek zor olsa da, Avrupa’daki Müslüman azınlıklar arasındaki yabancılaşmanın, her iki tarafın birbirini anlamak yönünde gösterdiği çabaların sonucunda inişe geçtiği söylenebilir.
    Bush yönetimi bile terörle ‘savaş’ fikrinden uzaklaştı. Dönemin Genelkurmay Başkanı
    General Richard Myers 2005’te, “Buna bir savaş derseniz, çözüm olarak aklınıza üniformalı insanlar gelir” diyordu. Savunma Bakanı Robert Gates ve ABD Merkez Komutanlığı başkanı David Petraeus gibi insanlar bu ilkeyi gayet iyi anlıyor. John McCain’in, Barack Obama’dan farklı olarak, tek düşman ve başkalarının haklı olarak yüz çevirdiği askeri zaferden menkul monolitik düşünceye saplanıp kalmış görünmesi hayal kırıklığı yaratıyor. Bilhassa Amerikalı seçmenler, terörle ortak mücadelemizin savaştan geçmediğini kavramalı. Bu çok daha önemli.

    (Başyazı, 11 Eylül 2008)

     



     
    Sep
    13
        

     

    ‘I know what you did last summer’

    yazar adi

    PERİHAN MAĞDEN

    YAŞAM  13 09 2008

     

    Çokçok affınıza sığınarak başlık İngilizce oldu; zira bu Amerikan Sineması Korku Filmi İsmini ben nerdeyse deyim olarak kullanıyorum birkaç yıldır.


    Arada bi eşime dostuma parmağımı sallayıp “Geçen yaz ne haltlar karıştırdığını biliyorum” serbest çevirisini sunabileceğim cümleyi ediyorum.


    Şimdi Başbakanımız Doğan Grubu’na bunu yapıyor! Siz yazımı okurken ‘Kutsal Damacana: Hadi Açıklasana’ haftasonunu idrak ediyor olacağız.


    Acaba 1 haftadır feci şekilde Doğan Grubu’na sardırmış bulunan, İftar Sohbetleri’ni bile Ertuğrul Özkök’ün zırvalamalarına saydırmaya adamış

    bulunan Değerli Başbakanımız


    vaatlerini yerine getirecek mi?


    Getirebilecek mi Sarıoğlanlar gibi?


    Eteğindeki taşları döküp Doğan Grubu’nun yemiş olduğu herzeleri her birimizle paylaşma delikanlılığını gösterecek mi?


    Ve fakat ‘Seni Sevdiğim Yıl: Geçen Seneydi’ durumu mevcut bu tehdit-şantaj-tak etti artık canıma halet’i ruhiyesinde Başbakan’ın.

    Nitekim SinirKatsayısı’nın yüksekliğini, oruçlu olmasına bağlayan kalemler dahi oldu.


    Madem Doğan Grubu sana mektup yazmaktadır, istek ve arzularıyla bunaltmaktadır, 2de 1de ABA ALTINDA SOPAlamaktadır; niye bekledin değerli ağbicim bugüne kadar?


    Tabii aynı soru ve sorun Doğan Medyası için de (bizim de bir dişlisi olduğumuz) geçerlidir.

    Deniz Feneri’nden yükselen pisss kokular 2-3 yıldır yükseliyormuş, en azından.

    Neden Alman Makamlarının iddianamelemesini beklediniz? Ki?


    AK Parti’yle ilgili nice nice yolsuzluk söylentisinde eliniz armut mu topluyordu?


    Neden başınızı öne eğdiniz?


    Diyelim Sayın Berkan, çok can alıcı bir Abdullah Bey: Becerikli Bankacı hikâyesi manşetletmişti geçen gün Radikal’de.


    Aynı Sayın Berkan, Ergenekon’dan (şu anda) İçerde Paşalarımız’ın toplum planlarını muştuladıkları BİRKAÇ GASTECİDEN BİR TANESİ olduğunu da, sansasyonel bir yazısıyla ilan etmişti. Biliyor buralarda herkes herrr şeyi yani.


    Şimdi BU OYUNDA hükümetimizle medyacılığımızın eşitlendiği yerdeyiz.

    Zira burası anlaşılan AÇTIRMA KUTUYU:

    SÖYLETME KÖTÜYÜ toplumu.

    Cemaatleri. Cümbüşevleri.


    Herkesin herkese dair Karakutu Çalışması mevcut.

    Ancak bu kutuların açılmasına dair ya da açılabilirliğinin şantajlanmasına dair, her daim bir Zamanlama Mühendisliği söz konusu.


    Hiçbi ‘şey’ olamasa bu Türk Toplumu; dünya çapında Zamanlama Mühendisleri İmalathanesi olarak göz dolduruyor, bana kalırsa. Altın Madalya.
    Ve fakat Harbi(ci) Delikanlı Başbakanımız ‘Nerde tak: orda brakk’ bir ruhsal çalkantılanmaya kapılmışsa, kapıldıysa eğer; kendisine hak vermiyor da değilim.
    Hürriyet Gazetesi, özellikle son yıllarda sürdürdüğü Kanal Tedavisi Çalışmaları
    ile, kendini bir numerolu bir muhalif hareket, bizkaçkadehiznoktakom olarak bezdirici bir ısrarcılık/körparmağımgözüne bir peşin hükümlülük: yani düpedüz fanatizmle, konumladı. Hatta Askeri 1 Tabir ile: konuşlandırdı.
    Evet: Ertuğrul Özkök akıl izan sahibi nicemizin sinir düğmelerini sıkıştırma (kendi kendine atfedilmiş) göreviyle, cümlemizi çileden çıkarttı. Fenalıklar getirtti.
    Ve fakat en büyük arzulanması ‘Bu sabah başbakanımızın telefonuyla uyandım’ yazılarına dönmek olan+Toplumsallığımızın Akıl Danesi başşrolünün kendisine dağıtılmamasına,
    harbiden saçıbaşı dağıtarak bozulmakta olan 1 Genelyayın Ağbisi’ne-
    İftar Sofrası’ndan cevap yetiştireceksin! Yetiştireceksin ki, o da koşup NTV’ye hem su içsin 1 yandan, hem de ‘Oruç+iftar+kutsallık+kötü konuşma’ üstüne laf topaçlasın 2 yandan. Yandan yandan.
    Bu arada atansiyon sivuple E. Özkök: Alt dişleriniz (konuşurken fırtlayan) felâket durumda! İzmir’in Varoşlarında ortodontinin nimetlerinden yararlanamayıp düzgün bir alt sırayla taçlandırılmamış olabilirsiniz. Ama profesyonel DİŞ TEMİZLETME diye 1 hakikat var. Lütfen yanınızda korumalarınız+Teşvikiye oğlanı Ahmet Hakan filan: dişçinize müracaat ediniz!
    Bi de Kardeşim, KaradenizKasımpaşası Kardeşim: babam mı görüştü Özkök’le
    Kapatma Davası öncesinde? Onu kim başbakanlagörüştümiştelerle (tamam: zaruri yer hareketleri) taltif etti? Sevindiriklikten ‘Haydi portakallı kadehler havaya!’ etti?
    Şimdi Doğan Grubu’nu handiyse 1 muhalefet partiligiyle taltif de eden Başbakan, dilerim,
    B Planına da sahiptir.
    Kapatma Travması’nın ardından çıkıp MHP Anayasal Düzenlemeler’in zaruretinden söz ederken, ‘Yeni Anayasa! Yeni Anayasa!’ diye demokrasimiz inim inim inlerken-
    Bu mudur? ‘Geçen yaz ne yaptığını biliyorum!’ tenceredibinkaraseninkibendenkara’nın
    Arapçası mıdır? Nedir? Bu nedir?
    Deniz Feneri Bağışçıları’na (yani AK Parti’nin haso tabanına) bakacak olur isek eğer: ilmek ilmek biriktirdikleri avroları bağışlamış olanların, “Paracıklarımız AK Parti’ye, Kanal 7’ye mi gitti yani:
    helali hoş olsun! Ha Deniz Feneri, ha Kanal 7” vesaire diye düşündüklerine eminim.
    Kalıbımı basarım. NUH.
    Bu milleti paralarının kıtırkıtırkıtır yenmesine alıştırmış/kanıksatmış/müptela yapmış olanlar utansın.
    Medyalaması da dahil.
    Aynı Kaba Yapanların cümlesi dahil.
    Her şey dahil. Duhuliye.