Epiktetos ve genç kız...
TRAPEZ
Mehmet Güreli
Elimde mum, yine caddeden aşağı yürümeye başladım.
Knut Hamsun
Epiktetos, efendisi Epaphroditos’un ölümünden sonra kölelikten kurtulmuştu. Pek emin olmasak da Roma’da yaşıyordu ve kapısı olmayan bir kulübesi vardı. Evinde eşya diye bir masa ile tahta bir sedir ve paçavra bir yatak vardı.. Felsefesi arınmışlık, çok az şeyle yetinmeyi içerdiğinden sonuna kadar fakir kalmaya yemin etmişti. Bir gün bu düşüncenin dışına biraz olsun çıkarak ve kendine küçük bir hediye olsun diye demirden bir lamba satın aldı. Hemen cezasını gördü, sevinci çok kısa sürdü. Açık kapıdan süzülen bir hırsız kulübeye girerek lambayı götürdü.
Epiktetos, “yarın yine gelirse iyice şaşıracak” dedi, “çünkü bu kez sadece topraktan bir kandil bulacak!”
...
Tabii Epiktetos’tan geriye kalan sadece düşünceleriydi ama, bu topraktan lamba da nerden bakılsa ondan mirasdı ve Filozofun ölümünden sonra felsefeye aşık olduğunu sanan bir budala tarafından üç bin drahmiye satın alındı.
Lukianos bize bu hikayeyi şöyle anlatır:”Halen hayatta olan bir adam Epiktetos’un topraktan lambasını üç bin drahmiye satın almıştır. Zavallı geceleyin, bu lambanın ışığında okursa uykusunda Epiktetos’daki bilgeliğin birdenbire kendisine geçeceğini ve noktası noktasına bu eşsiz yaşlıya benzeyeceğini ummuştur.”
...
Bir dilin kaybolacağına inanmak zordu.
Hele yıllarca konuştuktan sonra.
Ama bir gün son konuştuğu kişi de öldü.
Babasını kaybedince da tüm dünyası bir anda değişti. Binlerce kelime, özelikle babasının son sözleri kulağında çınlıyordu genç kızın.
Uzun bir süre babasının yokluğunun acısı, kendi diliyle yaşayacağı sorunları düşünmesini engelliyordu. Kaybettiğinin tam anlamıyla ne olduğunu, müzik niteliğini ise uzun zaman fark edemedi. Bir gün “müzik”, dedi, kendi kendine, “evet dengeyi sağlayan müzik, mesele başkalarıyla anlaşabilmek değil, yazabilmek değil, sesi yakalamak, müziği hissedebilmek.”
Aklını kurcalayan, kendi yolunu ararken başka birine dönüşmekti.
“Belki sadece korku bu...” dedi,
“Kendi sesiyle yaşamak”.
Kendini dinlemek ve kendini yeniden yaratmak.
“Bir trenin sesini duyduğumda evde duyduğum tüm seslerin burada saklı kaldıklarını, hiçbir yere gitmemiş olduklarını hissediyorum. Trenin sesi uzaklaştıkça da, o seslerin birbirleriyle konuştuklarını, bana yalnız olmadığımı söylediklerini duyuyorum...”
O gece de konuşuyordu kendiyle. Her gün en az on dakikasını bu işe ayırmıştı. Giyinir kuşanır geçerdi aynanın karşısına, kendi güzeliğini seyre dalar, sonra başlardı anlatmaya:”Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir. Ben sadece senle konuşuyorum. Ellerim bağlı gibi. Bildiğimi unutmayacağımı düşünüyorum, unuttuktan sonra nasıl biri olacağımı tahmin bile edemiyorum. Konuşmalarımı bu yüzden aksatmıyorum.
Sana öğretmem çok zor. Çünkü sen beni dinlemiyorsun bile. Sadece benim söylediklerimi, hareketlerimi tekrarlıyorsun. Bazen yüzünde bir tedirginlik, bir korku da sezmiyor değilim, önemli değil, karşımdasın ya...Çok üzgün görünüyorsun bugün, yolculuk öncesi bitkin görünmen beni çok endişelendiriyor...”
Bir gece trenle uzun bir yolculuğa çıktı genç kız. Kompartımanda kırlara bakıyor, çocukluğunun mutlu anları pencereden hızla akıyordu. Karşısında oturan adamın bile çok sonra farkına varabildi. Gülümsüyordu yaşlı adam. Sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi bakıyordu genç kıza. Birden elinde tuttuğu defteri açtı adam; bir şeyler yazdı, sayfayı kopardı ve kıza uzattı.
Kağıtta, “yenmesi elinde olmayan bir savaşa girmezsen yenilemezsin” yazıyordu.
Diğer Mehmet Güreli Makaleleri:
- 06.09.2008 - Michel ve Oduncu
- 30.08.2008 - Öteki Palyaço
- Tüm yazıları


