KELİMELER MÂSUM'DUR.

KELİMELER MÂSUM'DUR. öte - ki öte-beri

Ulemadan öldürün fetvası

 

 

Ulemadan
Ulemadan "öldürün" fetvası!
12 Eylül 2008 Cuma 23:55
Suudi Arabistan Yüksek Şeriat Mahkemesi Başkanı Şeyh Salih El Lihedan, "ahlak dışı yayınlar yapmakla" suçladığı uydu televizyon kanallarının sahiplerini öldürmenin caiz olduğunu öne sürdü.
Suudi Arabistan Yüksek Şeriat Mahkemesi Başkanı Şeyh Salih El Lihedan, "ahlak dışı yayınlar yapmakla" suçladığı uydu televizyon kanallarının sahiplerini öldürmenin caiz olduğunu öne sürdü.

79 yaşındaki El Lihedan bir radyoda açıkladığı fetvasında, uydu kanallarının "binlerce insanın sapıklaşmasının nedeni olduğunu" ileri sürdü.

El Lihedan, daha önce verdiği bir fetvada da, "Suudilerin, Irak'taki Amerikan askerlerine yönelik cihada katılabileceklerini" söylemişti.

El Lihedan'ın açıklamasına karşın, Suudi prenslerinin ve iş adamlarının çeşitli ülkelerden yayın yapan, dünyaca tanınmış uydu televizyon kanalları bulunuyor.

 

AÇIK ALANDA İNTERNET BAĞLANTISI

 

 Bu yıl içerisinde yapılması planlanan 3G ihalesinin hemen ardından Wimax lisansları dağıtılacak.

AÇIK ALANDA İNTERNET BAĞLANTISI

Kablosuz internet müjdesi!Kablosuz internet müjdesi!
Ulaştırma Bakanlığı 3. nesil internetin ardından, açık alanda internet bağlantısı sağlayan teknoloji için düğmeye basacak.

Bu yıl içerisinde yapılması planlanan 3G ihalesinin hemen ardından Wimax lisansları dağıtılacak. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, 3. nesil ihalesinin bu yıl içerisinde gerçekleşeceğini duyurdu.

Yıldırım, halen Wimax için test çalışmaları yapan bazı firmalar hakkında şikayetler bildirildiğini söyledi. Firmaların bu yeni teknolojinin satışını yaptığını belirten Yıldırım, “Lisansların verilmesinin ardından bu sorun ortadan kalkacak. Şu anda Telekomünikasyon Kurumu konuyla ilgili gereken önlemleri alıyor" diye konuştu. Bugün

13.Eylül.2008 00:17:37

Arınç Fener hesap versin

 

Arınç: Fener hesap versin
 

Arınç: Fener hesap versin

Taraf ANKARA - Istanbul - 13.09.2008
 
Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç Deniz Feneri’nde Başbakan’ı suçlayacak bir şey olduğuna inanmadığını, ancak suçu olanların mutlaka hesap vermesi gerektiğini söyledi

Eski TBMM Başkanı ve AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç, Almanya’daki Deniz Feneri ile ilgili yolsuzluk iddialarını değerlendirirken, ‘toplumun vicdanına dayanarak toplanan paraları zimmetine geçirenlerin siyasi kimliğine ve inançlarına bakılmadan dışlanması gerektiğini’ söyledi. Arınç, davada AKP ile Başbakan Erdoğan’ı suçlayabilecek bir şey çıkacağına inanmadığını da söyledi.


Arınç, bir gazetecinin Almanya’daki Deniz Feneri Derneği yöneticileri ile ilgili olarak “Allah belalarını versin” sözlerini anımsatarak, yönelttiği “Sadece Allah’a havale edilmesi yeterli mi, yoksa hükümetin ve yargının da harekete geçmesi gerekir mi?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Allah cezalarını versin derken, bu maddi cezalardan da bahsettiğimi söylemek istiyorum. Her suç ve iddia mutlaka araştırılmalı ve bunu yapanlar cezalarını görmelidir.”

“LANETLİ BİR İŞ” • Arınç, Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki tutumunun sorulması üzerine başkasının tutumunu yorumlamanın nezaketsizlik olacağını söyleyerek şöyle devam etti: “Toplumun vicdanına dayanan bir olayda, bu toplanan paraların kişisel menfaatler için kullanılmasını lanetli bir iş olarak görüyorum. Biz bu tür insanları siyasi kimliğine ve inanışlarına bakmadan dışlamak mecburiyetindeyiz. Ancak çok dikkatli olmak zorundayız. Yargı süreci devam ederken bazı insanları peşinen onları mahkûm etmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu olayları hiçbir siyasi rant peşinde koşmadan, toplum adına takip ediyorsa bizim de bu insanlara bir teşekkür borcumuz vardır.”

“MANŞETLER SİYASAL OLABİLİR” • Arınç, gazetecilerin bu olayda daha çok AKP ve AKP’li siyasetçilerin isminin geçtiğinin anımsatılması üzerine, “Almanya’da devam ediyor bu dava. Sürekli manşetlerde AKP veya genel başkanını suçlayıcı bir şekilde devam etmesinin siyasal amacı olabilir” dedi.

“BELGE YOK” • Almanya’da iki kişi arasındaki konuşmalardan Başbakan’ın suçlanamayacağını da  ifade eden Arınç “Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı hakkında nasıl delil olarak gösterebilirsiniz? İki serseri böyle laf etti diye Türkiye’de Başbakanı suçlayacak delil olması mümkün mü? Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını suçlayabilecek bu davanın iddianamesinde ve yargılama sürecinde bir şey olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Bu irtibat kurulacaksa bunu da yine savcılar ve hakimler yapacaktır. Bunu herhalde biz ya da siz yapmayacaksınız” dedi.

GÜL: EŞYALARI BAĞIŞLAMADIM • Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde konutun yenilenmesi sonrasında eski eşyaları Deniz Feneri Derneği’ne bağışlamadığı, Cumhurbaşkanlığı döneminde de derneklere eşya bağışı yapılmadığı açıklandı.
Uğur Dündar’ın Star TV’nin ana haber bülteninde ortaya attığı iddialar üzerine Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden yapılan açıklama şöyle: “Dışişleri Konutu’ndaki tadilat çalışmalarında, ne adı geçen derneğe ne de başka bir yardım kuruluşuna herhangi bir eşyanın bağışlanması söz konusudur. Star Televizyonu, konuyla ilgili olarak Cumhurbaşkanlığı’na iddiaların gerçek olup olmadığını sormamıştır. Ayrıca Çankaya Köşkü’nün önünden yapılan yayında, CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, ‘Cumhurbaşkanlığı’ndaki tadilat sırasında çıkan ve yenileriyle değiştirilen eşyanın Deniz Feneri Derneği’ne bağışlanıp bağışlanmadığı’ sorusu da gündeme taşınmıştır.

AMAÇ KARALAMA • Cumhurbaşkanlığı tarafından da herhangi bir yardım kuruluşuna, herhangi bir zamanda eşya bağışı yapılmamıştır. Aslında tüm bu iddialar, Cumhurbaşkanlığı makamını karalamaya yönelik olup, son günlerdeki bir tartışmanın içine çekme amacı gütmektedir. Dolayısıyla, devletin en yüce makamının, böyle asılsız iddialarla ve çeşitli hesaplar güdülerek yıpratılmaya çalışılması kabul edilemez ve anlayışla karşılanması beklenemez.”

12 Eylül’le yüzleşme fırsatı Ergenekon

 

12 Eylül’le yüzleşme fırsatı: Ergenekon

Taraf - Istanbul - 12.09.2008
 
 

 AYTEKİN YILMAZ*  Ergenekon soruşturmasının bir diğer önemli tarafı da toplumun paşalarla yüzleşme fırsatını elde etmiş olmasıdır. Ergenekon’u yaratan zihniyet kurumsal olarak devam ediyor. 28 yıl geçmesine rağmen, 12 Eylül darbesini yapan paşalar hâlâ yargılanamıyor. Ergenekon zihniyetini yaratan darbe anayasası hâlâ yürürlükteyken bu toplum rahat edemez, etmemelidir. Ergenekon soruşturması, 12 Eylül’le yüzleşmek için önemli bir fırsat sunuyor.

 

Bazen son sözü başta söylemek iyidir. Eğer Türkiye Ergenekon soruşturmasını derinleştiremezse, tarihsel bir fırsatı kaçırmış olacaktır. Susurluk olayının bir iki sene içinde unutturulduğunu düşündüğümüzde, bu ihtimal pek de uzak gibi gözükmüyor. Geçmişten dersler çıkaran bir sivil toplum aklına sahip olmadığımız da göz önüne alındığında, Ergenekon konusunda daha bir silkelenmemiz iyi olacak. Birçokları gibi benim de kaygılarım artmaya başladı. Tutuklu bulunan paşaların Genelkurmay onaylı paşa ziyareti kaygıları arttırmaktadır. Sivil toplum henüz beklenen tepkiyi koyabilmiş değil. Sol akıl ise, daha şimdiden sınıfta kalmış gözüküyor. Soruşturmanın derinleştirilmesi için harekete geçmek yerine, nükseden eski bir hastalığının peşinden gitmeyi tercih etmiş durumda.

Her olayda kutuplaşmaya bayılan ve bunu kendi içinde polemik konusu yapan bir ‘sol’ var Türkiye’de. Oysa Ergenekon olayında alınması beklenen tavır, şartsız ama’sız olmalıydı. Ergenekon soruşturmasını derinleştirip bu soruşturmayı yeni bir ‘Vakayı Hayriye’ye dönüştürmek yerine, tavırsız kalmayı, ‘üçüncü yol mümkün’ demeyi tercih eden bir sol’un solculuğunu tartışmak kaçınılmazdır. Aslında Ergenekon, bu yönüyle de sol için bir turnusol işlevi görmektedir. Türkiye’de sol 12 Eylül’den beri ilk kez kendi içinde yüzleşme sürecine girmiş gözüküyor. Bu yüzleşmeye Ergenekon olayının yol açtığını da unutmamalıyız.

SIRADA 12 EYLÜL İLE YÜZLEŞME VAR

Ergenekon soruşturmasıyla tüm Türkiye’yi bir ağ gibi saran karanlığın üzerine gitmek ve bunu tüm topluma mal eden bir mücadeleye dönüştürmek yerine, bunu sadece sol içi bir tartışma derekesine indirgemek, sol’un demokratlığını da ayrıca tartışma konusu yapmaktadır. Çünkü gerçekte Ergenekon tüm toplumun sorunu olmalıdır. 

Birçok bakımdan Ergenekon, Türkiye’nin önünde bir fırsat gibi gözüküyor. Nedir bu fırsat? En başta Cumhuriyeti demokratik özünden uzaklaştırarak militarist ve gayri-hukuki örgütlenmelerin hâkimiyetine sokmak isteyen zihniyetin teşhir ve mahkûm edilmesi açısından önemli bir fırsattır ve bunu bir demokratikleşme ve sivilleşme imkânına dönüştürmek de verilecek mücadelenin düzeyine göre gelişecektir.

Ergenekon soruşturmasının bir diğer önemli tarafı da toplumun paşalarla yüzleşme fırsatını elde etmiş olmasıdır. Dokunulmaz, soruşturulamaz, eleştirilemez denilen Generallerin hukuk dışı örgütlenmelerin başını çektiklerinin anlaşılması bazı tabuları da alaşağı etmiştir.  Birilerinin her gün ‘Duydunuz mu F tipi cezaevlerinde üç emekli paşa yatıyor’ demesi lazım. Ve bu paşalar, vatanı kurtarmaktan değil, çete kurmaktan, darbe hazırlığı yapmaktan F tipi cezaevlerinde tutukludurlar. O halde darbe girişiminde bulunmuş paşalar, çete kurmuş paşalar içerde diye biz dışarıdakiler sevinelim mi? Hayır! Bin kez hayır! Çünkü Ergenekon’u yaratan zihniyet kurumsal olarak devam ediyor. 28 yıl geçmesine rağmen, 12 Eylül darbesini yapan paşalar hâlâ yargılanamıyor. Ergenekon zihniyetini yaratan darbe anayasası hâlâ yürürlükteyken bu toplum rahat edemez, etmemelidir. Ergenekon soruşturması, 12 Eylül’le yüzleşmek için önemli bir fırsat sunuyor.

SOLUN DARBECİ DAMARI

İşkenceler, faili meçhul cinayetler, katliamlar, toplu gözaltılar, akla gelebilecek her tür hukuksuzluk 12 Eylül ile birlikte doruğa çıktı. Bu yüzden sadece Ergenekon mağdurları değil, 12 Eylül mağdurları da müdahil olmalıdır.

Solun bir kesiminin en büyük yanılgısı Ergenekon soruşturmasını AKP ve derin devletin iç temizleme operasyonu olarak değerlendirip Ergenekon olayına mesafeli durmasıdır. Elbette ki bu soruşturmanın başlama biçimi ve içeriği üzerine eleştiriler geliştirmek mümkün. Ama her ne sebeple yapılıyor olursa olsun, bu soruşturmanın daha da derinleştirilmesi için ısrarcı olmak gerekir. Çünkü hâlâ daha bu ülkenin demokratik dönüşümü önünde muhafazakâr-Kemalist bir çizgide ısrar eden ordu ve ordunun etkilediği önemli bir bürokrasi gerçeği var. Ordunun sivil siyaset üzerindeki etkisi ortadayken ve bu karizma Ergenekon’la az da olsa çizilmişken bunu değerlendiremeyen bir sol var, adına ister ulusalcı diyelim, ister anti-emperyalist diyelim,  ne dersek diyelim, böylesi bir solun darbeci olduğu anlaşılıyor. Yeri gelmişken, Türkiye’de anti-emperyalist, ulusalcı bir solun mayasında darbe damarı olduğunu belirtmekte yarar görüyorum. 27 Mayıs ve 12 Mart darbelerinde, bu kategorideki sol, adı geçen darbelere ‘ilericilik’ misyonu yükledi. Günümüzde ise darbeci solun geleneğinden gelen sol gruplar, Ergenekon olayına uzak durarak ‘üçüncü yol mümkün’ diyerek darbeci siyasete taviz vermiş oluyor. Türkiye’de Ordunun siyaset üzerindeki etkisi kırılmadıkça hiçbir yol yöntem mümkün gözükmemektedir. Siyasi güç ve irade olamamış bir solun alternatif önerisi solun sol duygusunu tatmin etmenin dışında pek bir anlam ifade etmiyor. Eğer Sol Türkiye’de bir gün bu gerçeği anlarsa seçimlerde yüzde bir olmaktan kurtulma şansını yakalayabilir.

ERGENEKON’U ŞANSA DÖNÜŞTÜRMEK

Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon soruşturmasıyla başlayan süreç, birçok kesimin kafasında net bir görünüme sahip değil. Böylesi önemli ve tarihî değeri yüksek bir olayda algılama bulanıklığı, sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. En çok da solun Ergenekon algısında bu karmaşıklığı görmek mümkün. Yukarıda anlatmaya çalıştığımı özetlemek gerekirse; solun büyük bir bölümünün, Ergenekon’u AKP’nin ya da ordunun içinde bir temizlik girişimi olarak görmesi veya tamamen buna indirgemesi, sorunu alabildiğine basitleştirmektir.

Böylesi bir yaklaşım Türkiye gerçeğinde fazlasıyla kolaycı duruyor. Bu bir iç temizlik olsa bile bunun üzerine gitmek gerekir. Ergenekon olayını, sivil toplum iyi değerlendirebilirse, Cumhuriyet tarihinin Vaka-yı Hayriye’si olabilir. Bu konuda sivil topluma, siyasette ağırlığı olmasa da sola önemli sorumluluklar düşüyor. Sivil toplum derken, tüm sivil alanı kastederek söylüyorum. Solcular kabul etmese de, sağ partiler ve sağcılar da Ergenekon olayına duyarlı olmak zorundadır. Cılız da olsa darbe karşıtı bir sağ var artık Türkiye’de.

Bu gerçeği görmek istemeyen sola birilerinin hatırlatması gerekiyor. Eger bu ülke siyaseten düze çıkmak istiyorsa ve hâlâ küçük de olsa bir umut taşıyorsa Ergenekon soruşturmasına kayıtsız şartsız bir tutum içinde olmalıdır. Unutmamak gerekir ki Türkiye’nin sivilleşmesi, yani ordunun siyasetteki etkisinin kırılması, Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme gibi Türkiye’nin yeniden inşası anlamına gelebilecek bir sürecin başlaması

Ergenekon soruşturmasının derinleştirilmesine bağlıdır. Bu soruşturma Fırat’ın ötesine geçemezse Susurluk Olayı gibi iki yılda kapatılır. Ergenekon’un bu haliyle kapatılmasının Türkiye’nin geleceğinin kapatılması, karartılması ile eş anlama geldiğini bilmemiz lazım...

* Yüzleşme Derneği Koordinatörü  aytekinyilmaz2001@yahoo.com

General ziyareti pes ettirmedi

 

 

General ziyareti pes ettirmedi

Taraf ADNAN KESKİN-BAHAR KILIÇGEDİK ANKARA - Istanbul - 13.09.2008
 
 
General ziyareti pes ettirmedi
 
Bir korgeneralin TSK adına yaptığı cezaevi ziyaretinin Ergenekon soruşturmasında geri adım attıracağı beklentisi boş çıktı:
 
Savcı Öz ve ekibine soruşturma açılmıyor. Şemdinli olayında TSK ile uzlaşıp iddianameyi hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya’nın kariyerini
 
bitiren yolu açan AKP hükümeti bu kez Ergenekon savcısına sahip çıktı. Adalet Bakanı Şahin, Savcı Zekeriya Öz ve ekibiyle ilgili iddiaları
 
incelemek üzere görevlendirdiği iki müfettişin raporunu onayladı: Savcılar hiçbir suç işlemedi. İncelemenin Kocaeli Garnizon Komutanı
 
Korgeneral Mendi’nin tutuklu orgeneralleri TSK adına ziyaretiyle aynı döneme denk düşmesi
 
“Savcı gidiyor”
 
dedirtmişti.
 
 
Adalet Bakanlığı, Şemdinli Savcısı’na ihraçta yaşanan hatayı tekrarlamadı ve Ergenekon Soruşturması’nı sürdüren savcılar hakkında soruşturma izni vermedi. Savcıların ve bu dosyada görev yapan hâkimin ‘hak ve yetkilerini kötüye kullandıkları konusunda kanıt olmadığı’ gerekçesine dayanan Bakan Mehmet Ali Şahin’in kararı, Savcı Zekeriya Öz ve arkadaşlarının elini güçlendirdi.

AMAÇLARI İHRAÇTI • Ergenekon’la ilgili çok sanıklı ilk davayı açan ve halen tutuklu iki emekli orgeneralle ilgili kapsamlı soruşturmayı sürdüren İstanbul Cumhuriyet savcıları Zekeriya Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel hakkında 10 civarında şikâyet dilekçesi verilmişti. Dilekçelerde savcılar hakkında görevi kötüye kullanmaktan soruşturma açılması, dolayısıyla Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya gibi cezalandırılması istenmişti.

İNCELEME TAMAM • Adalet Bakanlığı da bir kısmı da HSYK’na iletilen şikâyet dilekçeleri üzerine olağan inceleme başlatmıştı. İncelemeyle görevlendirilen bakanlık müfettişleri önceki gün raporlarını tamamlayarak Bakan Şahin’in değerlendirmesine sunmuştu. Şahin, inceleme raporunu dün sabah değerlendirdikten sonra kararını oluşturdu ve kamuoyuna açıkladı. Şahin, İstanbul Savcıları Öz, Taşkın ve Pekgüzel ile Ergenekon dosyasında görev yapan hâkimler hakkında herhangi işlem yapılmasına gerek olmadığı sonucuna ulaştı ve soruşturma açılmamasına karar verdi.

GÖREVLERİNİ YAPTILAR • Şahin, kararını “Cumhuriyet Savcıları Öz ve Pekgüzel ile ilgili hâkimin hak ve yetkilerini kötüye kullandıklarına dair delil elde edilemediği” gerekçesine dayandırdı.

HATA TEKRARLANMADI • Bakan Şahin, bu kararıyla önceki Adalet Bakanı Cemil Çiçek döneminde Şemdinli’deki bomba soruşturmasını sürdüren Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın ihracıyla sonuçlanan süreçteki yapılan hatayı tekrarlamadı.

İZİN VERSEYDİ • Bakan Şahin, dünkü kararının aksine Ergenekon savcıları hakkında soruşturma izni verse idi, aynı müfettişler bu kez savcılar ve dosyada görev yapan hâkimlerle ilgili kapsamlı soruşturma başlatacaktı. Müfettişler soruşturma sonunda hazırladıkları raporu yine Bakan Şahin’e sunacaktı. Müfettişlerin raporlarında iddiaları ciddi bulmanın ötesinde suç işlendiği kanısına varıp ceza talep etmeleri halinde Bakan Şahin, zor bir tercihle karşı karşıya kalacaktı.

HSYK İHRAÇ EDEBİLİRDİ • Şahin, Ergenekon savcıları hakkında herhangi ceza talebini paylaşması halinde de dosyayı gereği için Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderecekti. HSYK savcıları hakkında en ağır ceza olan meslekten ihraç kararı verebilecekti.

YARGIYA GİDEMEYECEKLERDİ • Bu durumda Ergenekon savcılarının meslek hayatları da bitecek ve eski Van Savcısı Ferhat Sarıkaya gibi, avukatlık da yapamayacaktı. Savcılar bu cezaya karşı yargı yoluna da gidemeyecekti.

DAVA ÇÖKECEKTİ • HSYK, ihraç yerine savcılara uyarı, kınama, maaş kesintisi, yer değişikliği vb.disiplin cezaları vermesi halinde bile Ergenekon davası ve halen süren soruşturma çok tartışmalı hale gelecekti. Bu durumda savcı Öz ve arkadaşlarının halen üzerinde çalıştıkları dosyalar da ellerinden alınarak başka savcılara verilebilecekti ve bu savcılar ile hâkimlerin kararlarının geçersiz sayılması isteneceği için dava çökme noktasına gelebilecekti.

YILLIK BİLANÇO 9 AYDA 4309 ŞİKÂYET • Adalet Bakanlığı’nın yazılı açıklamasında Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün (CİGM) son iki yıldaki inceleme-soruşturma işlemleri hakkındaki ayrıntılı bilgiler de sıralandı. Buna göre 2007’de devirlerle birlikte 5 bin 290 şikâyet dilekçesi gelirken, 2008 yılında 1 eylül tarihine kadar bakanlığa toplam 4309 şikâyet dosyası geldi ve bunların 3063’ü sonuçlandırıldı. Bunlardan; 1501’i hakkında şikâyetin işleme konulmaması (yüzde 48), 1179’u hakkında işlem yapılmasına yer olmadığı (yüzde 39), 85’i hakkında evrakın işlemden kaldırılması (yüzde dört), 49’u hakkında kovuşturma izni (yüzde 2), 107 dosyada ise disiplin yönünden gereğinin tayin ve takdiri için evrakın HSYK’na gönderilmesi (yüzde dört) kararları verildi.

MAHKEMEYE ÖZ DAVASI • Ergenekon davası sanığı Vedat Yenerer’in avukatı Vural Ergül, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz hakkında soruşturma izni verilmediği gerekçesiyle Adalet Bakanlığı hakkında İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Av. Ergül, İstanbul Adliyesi’nde yaptığı açıklamada, Savcı Öz hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) dokuz suç duyurusu yapıldığını söyledi. Ergül, yedi ay önce yaptığı iki suç duyurusuna ilişkin Adalet Bakanlığı’nın HSYK’ya soruşturma izni vermediğini belirterek, suç duyurularını yaptıkları 60 günlük yasal süre içersinde kendilerine bilgi verilmediğini kaydetti. Bunun suç duyurularının reddedildiği anlamına geldiğini ifade eden Ergül, bu gerekçeyle Adalet Bakanlığı hakkında Ankara İdare Mahkemesi’ne dava açtığını söyledi.

SORUŞTURMA İZNİ YOK • Adalet Bakanı M. Ali Şahin’in Ergenekon savcılarına soruşturma açılmaması kararı, uzun bir yazılı açıklamayla duyuruldu. Soruşturmayı yapan savcıların hatalı işlemler yaptıklarına ilişkin tüm gazete haberlerinin de dikkate alındığına yer verilen karar şöyle: “...İstanbul Başsavcılığı’nca kapsamlı bir inceleme yapılması ve ayrıntılı görüş bildirilmesi sebebiyle Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün dosyasının diğer dosya ile birleştirildiği ve yapılan değerlendirme sonucu, Bakanlık ‘Olur’uyla İstanbul Cumhuriyet Savcıları Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve ilgili Cumhuriyet savcısı ile bu yer ilgili hâkimi haklarında işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Bu kararın taraflara tebliğ işlemleri devam etmektedir.

İNCELEME TİTİZ • Yılda 5300’e yaklaşan şikâyet dilekçeleri, ilgili genel müdürlük tarafından titizlikle incelenmektedir. Belirli bir konuda somut delil gösterilen ve ciddi bulunan şikâyetler incelemeye gönderilmekte, muhakkik ya da Adalet müfettişleri tarafından yapılan inceleme neticesinde oluşturulan evrak, CİGM tarafından değerlendirilerek sonuçlandırılmaktadır. Şikâyete konu eylemin ispatlanması halinde, ilgili hakkında soruşturma başlatılmakta, delil elde edilemeyen evrak yönünden ise işlem yapılmasına yer olmadığına karar verilmektedir. İşin niteliği gereği, bu işlemler Bakanlığımızda görevli hâkimlerce hassasiyetle değerlendirilmektedir...

YARGI BAĞIMSIZLIĞINA DİKKAT • Tüm bu ihbar ve şikâyetlerle ilgili işlemler, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu ile Anayasa’nın 138. maddesinde yer alan yargı bağımsızlığı ilkeleri göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmektedir.

GÖREVLERİNİ YAPTILAR • Özetle; söz konusu ihbar ve şikâyetler üzerine Hâkimler ve Savcılar Kanunu çerçevesinde gerekli inceleme yaptırılmış olup, ilgili Cumhuriyet savcıları ve hâkim hakkında ileri sürülen iddiaların, ‘Cumhuriyet savcısının delillerin toplanması, değerlendirilmesi ve suçun vasıflandırılması, hâkimin ise, yargı yetkisi ve takdir hakkı kapsamında kaldığı, adı geçen Cumhuriyet savcıları ile hâkimin bu hak ve yetkilerini herhangi bir şekilde kötüye kullandıklarına dair delil elde edilemediği’ anlaşıldığından, ilgililer hakkında soruşturma izni verilmemiştir.”

 

Tolga Çevik’in on dokuz kelimelik aforizması

 

Tolga Çevik’in on dokuz kelimelik aforizması (!)

Telesiyej - 13.09.2008
 

TELESİYEJ

 

Telesiyej

 

 

Apolitize edilmiş bu toplumda, Türkiye’de 12 Eylül’den bu yana, insanların ve kitlelerin politik düşünüş, politik davranış ve politik misyonerlikleri neredeyse yok edilmiş, budanmış ve bu konuda doğal kabul edilen bir oto sansür ortaya çıkarılmış olmasına rağmen, ünlülerimiz -nerede yaşıyorlarsa-, bu vahim durumun hala ayırdında değiller anlaşılan.


Komedi Dükkânı’nın yaratıcısı Tolga Çevik -herhalde inanarak-, şöyle söylemiş; “Politik duruşlarda sağır kalmış bir nesildenim. Zaten politikayı çok konuşan ve tartışan var. Bana bu konuda ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum.”


Bu nasıl bir kafa karışıklığı yavu?


On dokuz kelime içinde.. sadece on dokuz kelime içinde bu kadar çelişkili bir ifade nasıl olur?


Önce ilk cümleye bakalım; “Politik duruşlarda sağır kalmış bir nesildenim.” İyi bir giriş gibi görünüyor değil mi? Arkadan müthiş bir 12 Eylül eleştirisi, günümüz siyasetçilerine yönelik suçlamalar, derken bu konuda bir Tolga Çevik özeleştirisi, konuya gerektiği gibi yaklaşmayan sanatçı ve aydınlara yönelik sağlam bir değerlendirme filan beklerkeeen.. bir de ne görelim? Gerçek tam da bunun tersiymiş meğer.


Yani herkesin politika konuştuğu ve tartıştığı bir toplumda yaşadığımızı düşünürmüş Tolga Bey: “Zaten politikayı çok konuşan ve tartışan var” diye buyuruyor zira.


Bu on dokuz tarihi kelimenin üçüncü ayağına gelince.. Tolga Çevik, ilginç bir çalım atarak, ortada kuyu var misali, yandan geçiveriyor: “Bana bu konuda ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum” diyor.


12 Eylül de düşünmüyordu zaten ona ihtiyaç olduğunu.


O zaman da düşünmüyordu.


Şimdi de düşünenler, düşünmüyordur eminim.


Apolitizasyon, insanın da toplumun da ruhunu amorflaştırır; adeta şekilsiz kılar. Ve bu ruhi şekilsizlik de yine insanı ve toplumu rotasız bırakır işte böyle.


Durumun vaziyeti hala bu merkezdedir bu topraklarda.


CERN deneyindeki iletişimsizlik kâbusu


Dünyanın en büyük fizik deneyi İsviçre-Fransa sınırında başladı, beklenen felaket de gerçekleşmedi.


Dünya kamuoyu, medya sayesinde sıkı bir gerilim yaşadı.


Deneydeki proton parçacıklarının çarpışması sonucunda oluşacak bir kara deliğin dünyayı içine çekerek yok edeceği, kamunun korkulu rüyası oldu.


Bu, içinde medyanın da var olduğu sistemin bir bilgisizlik terörüydü bana göre. Ayrıca, bu deneyimde yer alan akademik güçlerin de enformasyon ve iletişim konularında kamudan ne kadar kopuk olduklarını göstermesi bakımından üzerinde durulması gereken bir olgudur.


İnsanlar, neden bu kadar korkutuldular peki?


Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu, bu durumun yine de faydalı olduğunu ifade etti, CNN Türk’teki bir programda; sıfır bilgisizliğin yanında bu tip bir yanlış bilginin bile daha iyi olduğunu belirtti. (Bu pek bilimsel bir yaklaşım olmadı ya..)


Dünyanın en büyük deney bütçesi ayrılsın, dünyanın en büyük deneyinin yapılacağı ilan edilsin, ama insanlar bu konuda gerçek ve net bilgiye sahip olmasınlar!


Ve bir korku terörü altında yaşasınlar.


Bu korku terörü kimin eseri peki?


Derin derin düşünmek gerekir bence!


Halley kuyruklu yıldızı teröründen, kara delik terörüne uzanan bir gam içinde ne hikmetse göksel motiflere yer veriliyor hep.


Bunu da ayrıca düşünmek gerekir ya…


Lamia’ya sesleniyorum!


Bak canım, gel sen beni dinle, inadı bırak, bu azize halleri filan hiç olmuyor zaten.. bünyeyi bozuyor, var git sen Hüseyin Kenan’la İstanbul’a; pembe panjurlu minik ev hikâyelerine dalın, siz de mesut olun, biz de rahatlayalım.


Hüseyin Kenan, boylu poslu dalyan gibi çocuktur neticede, keman tutmayı da öğrenir artık zamanla, tatlı tatlı gülümseyeyim derken sırıtıp kalıyor genellikle ya.. olsun, aldırma sen, o kadarı kadı kızında da olur neticede.


Hayır, kaparlar öylesini ha, sen de o zaman ya manyak Cemil’e kalırsın, ya da yeni peyda olan fotoğrafçı şahsa. Onun da fotoğraf makinesinden başka neyi var belli değil, evi kendi üzerine mi, yoksa kira mı mesela, duyduk ki karısından ayrıymış, bir de çocuğu varmış, nafaka neyin ödüyordur Allah bilir, öyle olunca da elde avuçta kalmaz. Neyse konuyu dağıtmayalım, Kenan’ı kaçırırsan, küstürürsen yine, kızın da babasız, boynu bükük kalır. Akıllı ol biraz akıllı, çek kenara yönetmen ablanı, ricacı ol ondan, böyle böyle böyle de, anlat durumun vahametini. Kucağımda çocukla ortalıkta kalmayayım de, yapıversin aranızı.


Bizi kurtar artık bu cehennemden! Yeni bir dizi için ben yardımcı olucam, söz bak, Yüksel Aksu’ya söylerim, Bodrum’da bir dizi çekecek diyorlar, sanırsam beni sever, konuşur ikna ederim onu. Yeter ki, sen bitirttir şu işi.


Epiktetos ve genç kız

 

Epiktetos ve genç kız...

Mehmet Güreli - 13.09.2008
 

TRAPEZ

 

Mehmet Güreli

Elimde mum, yine caddeden aşağı yürümeye başladım.


Knut Hamsun


Epiktetos, efendisi Epaphroditos’un ölümünden sonra kölelikten kurtulmuştu. Pek emin olmasak da Roma’da yaşıyordu ve kapısı olmayan bir kulübesi vardı. Evinde eşya diye bir masa ile tahta bir sedir ve paçavra bir yatak vardı.. Felsefesi arınmışlık, çok az şeyle yetinmeyi içerdiğinden sonuna kadar fakir kalmaya yemin etmişti. Bir gün bu düşüncenin dışına biraz olsun çıkarak ve kendine küçük bir hediye olsun diye demirden bir lamba satın aldı. Hemen cezasını gördü, sevinci çok kısa sürdü. Açık kapıdan süzülen bir hırsız kulübeye girerek lambayı götürdü.


Epiktetos, “yarın yine gelirse iyice şaşıracak” dedi, “çünkü bu kez sadece topraktan bir kandil bulacak!”


...


Tabii Epiktetos’tan geriye kalan sadece düşünceleriydi ama, bu topraktan lamba da nerden bakılsa ondan mirasdı ve Filozofun ölümünden sonra felsefeye aşık olduğunu sanan bir budala tarafından üç bin drahmiye satın alındı.


Lukianos bize bu hikayeyi şöyle anlatır:”Halen hayatta olan bir adam Epiktetos’un topraktan lambasını üç bin drahmiye satın almıştır. Zavallı geceleyin, bu lambanın ışığında okursa uykusunda Epiktetos’daki bilgeliğin birdenbire kendisine geçeceğini ve noktası noktasına bu eşsiz yaşlıya benzeyeceğini ummuştur.”


...


Bir dilin kaybolacağına inanmak zordu.


Hele yıllarca konuştuktan sonra.


Ama bir gün son konuştuğu kişi de öldü.


Babasını kaybedince da tüm dünyası bir anda değişti. Binlerce kelime, özelikle babasının son sözleri kulağında çınlıyordu genç kızın.


Uzun bir süre babasının yokluğunun acısı, kendi diliyle yaşayacağı sorunları düşünmesini engelliyordu. Kaybettiğinin tam anlamıyla ne olduğunu, müzik niteliğini ise uzun zaman fark edemedi. Bir gün “müzik”, dedi, kendi kendine, “evet dengeyi sağlayan müzik, mesele başkalarıyla anlaşabilmek değil, yazabilmek değil, sesi yakalamak, müziği hissedebilmek.”


Aklını kurcalayan, kendi yolunu ararken başka birine dönüşmekti.


“Belki sadece korku bu...” dedi,


“Kendi sesiyle yaşamak”.


Kendini dinlemek ve kendini yeniden yaratmak.


“Bir trenin sesini duyduğumda evde duyduğum tüm seslerin burada saklı kaldıklarını, hiçbir yere gitmemiş olduklarını hissediyorum. Trenin sesi uzaklaştıkça da, o seslerin birbirleriyle konuştuklarını, bana yalnız olmadığımı söylediklerini duyuyorum...”


O gece de konuşuyordu kendiyle. Her gün en az on dakikasını bu işe ayırmıştı. Giyinir kuşanır geçerdi aynanın karşısına, kendi güzeliğini seyre dalar, sonra başlardı anlatmaya:”Korku, cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir. Ben sadece senle konuşuyorum. Ellerim bağlı gibi. Bildiğimi unutmayacağımı düşünüyorum, unuttuktan sonra nasıl biri olacağımı tahmin bile edemiyorum. Konuşmalarımı bu yüzden aksatmıyorum.


Sana öğretmem çok zor. Çünkü sen beni dinlemiyorsun bile. Sadece benim söylediklerimi, hareketlerimi tekrarlıyorsun. Bazen yüzünde bir tedirginlik, bir korku da sezmiyor değilim, önemli değil, karşımdasın ya...Çok üzgün görünüyorsun bugün, yolculuk öncesi bitkin görünmen beni çok endişelendiriyor...”


Bir gece trenle uzun bir yolculuğa çıktı genç kız. Kompartımanda kırlara bakıyor, çocukluğunun mutlu anları pencereden hızla akıyordu. Karşısında oturan adamın bile çok sonra farkına varabildi. Gülümsüyordu yaşlı adam. Sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi bakıyordu genç kıza. Birden elinde tuttuğu defteri açtı adam; bir şeyler yazdı, sayfayı kopardı ve kıza uzattı.


Kağıtta, “yenmesi elinde olmayan bir savaşa girmezsen yenilemezsin” yazıyordu.


Diğer Mehmet Güreli Makaleleri:

 

 

11 Eylül’ü kurcalayın, kesinlikle değecek

 

11 Eylül’ü kurcalayın, kesinlikle değecek

Ümit Kıvanç - 13.09.2008
 

AÇIN TÜRKİYE'NİN ÖNÜNÜ

 

Ümit Kıvanç

 

Komplo teorileri bende hep arkalarında bir komplo olduğu şüphesini uyandırdı. Olguları açıklamaktan çok bir tahayyül dünyasını canlandırma veya sürdürme işlevi gördüklerini düşündüm. Çoğu, birilerine atfedilen ve asla kanıtlanamayacak niyetlere, varsayılan ve asla kanıtlanamayacak bağlantılara dayandığından onlara yüz vermedim.


Bu yüzden, sahiden komploların sözkonusu olduğu birtakım durumları vakitlice anlayamadım. Bu beni komplo teorilerine yaklaştırmadı. Varsın bazı şeyleri anlayamayayım, dedim.


En zoru, komplonun bütün işaretlerinin apaçık gözüktüğü durumları kabullenmekti. Hele pek çok insanın farkında olmadığı, olsa da inanmayacağı komplolar sözkonusuysa, insan daha tuhaf bir durumda kalabiliyordu.


11 Eylül saldırılarıyla ilgili pek çok, ama sahiden pek çok ayrıntının hiç de bize sunulduğu gibi olmadığını fark etmemi sağlayan ilk belgeseli izlediğimde, oturduğum yerden uzun süre kalkamadım. Hattâ, öncesinden başlayayım, “al bunu izle” diye filmi uzatan arkadaşıma bu taraklarda bezim olmayacağını birkaç defa bilgiç bilgiç ilân etmiştim. “Ya bir izle, düşündüğün gibi değil,” demişti arkadaşım.


Belgesel, bağımsız bir grupça yapılmıştı ve “komplo” ile “teori” kavramlarının sağlam açıklamalarıyla başlıyordu. Sonra, şöyle bir varsayım atılıyordu ortaya: Eğer bir kişi, grup, parti vs. bir olayın bir kısmıyla ilgili olarak bize yalan söylemişse, onun, olayın başka ayrıntılarıyla ilgili olarak da yalan söylemiş olabileceğini varsayabiliriz.


Bu teorik, yer yer felsefî açıklamalarla niye bu kadar oyalanıyorlar, diye düşünürken, resmî 11 Eylül hikâyesini çok basit olgusal hatırlatmalar ve düzeltmelerle altüst eden bir döküm başladı. Önce şu soruyla karşılaşıyorduk: 11 Eylül’de İkiz Kuleler’in yanısıra Pentagon’a da bir uçağın daldığı söylendi. Kısmen tahrip olmuş Pentagon binası görüntülerinde herhangi bir uçak parçasına rastlayanımız oldu mu?


Olmamıştı. Pentagon binasında açılan gedikten, binaya daldığı söylenen tipteki bir uçağın geçmesi imkânsızdı. Gövdesi girse, kanatları nereye kaybolmuştu? Pentagon binası önündeki yeşillik alanda ne uçağın herhangi bir parçası ne de herhangi bir ceset parçası, uçak koltuğu, bagaj vs. vardı. Evet, bir tek motor parçası bulunmuştu, ama bu motorun o tipteki uçağa ait olamayacağını iddia edenler pek mantıklı şeyler söylüyorlardı.


İkiz Kuleler’e müdahale eden itfaiyeciler, dev gökdelenin katlarında sırayla patlamalar olduğunu anlatıyorlardı. Fox TV muhabiri, olaydan sonraki ilk canlı yayında, kuleye dalan ilk uçağın yolcu uçağına benzemediğini, koyu renkli, penceresiz bir uçak olduğunu söylüyor, ancak bu haber bir defa yayınlandıktan sonra kayıplara karışıyordu.


Bunlar ilk ağızda aklıma gelenler. Ufak çaplı bir şok geçirdiğim için 11 Eylül’ün bir ABD komplosu olduğunu, en azından birtakım yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini iddia eden yüzlerce sitede gezinmeye koyuldum. Çoğu Batılılarca hazırlanmıştı. Uçakların yakıtının yandığında verdiği ısının dev kulelerin demir konstrüksiyonunu eritmeye yetip yetmeyeceğinden, koskoca jeti birkaç metre yükseklikten yere paralel uçurup Pentagon binasına sokmanın mümkün olup olmadığına binlerce ayrıntı tartışılıyordu. İki kule yıkıldıktan sonra kontrollü bir şekilde yıkılan üçüncü binayla ilgili ayrıntılar akıl kaçırtacak cinstendi. Hepsini özetlemeye kalksam buraya sığdıramam.


Günlerimi gecelerimi yiyen bu huzursuz gezinti sonucunda her şeyi çözdüm diyecek halim yoktu elbette. Ama şundan kesinlikle emindim: Mutlaka cevaplandırılması gereken, bir kısmı hiç de karmaşık olmayan onlarca soru vardı ve bunların herhangi birine cevap verilmemişti, verilmiyordu.


Ne olmuştur, kim düzenlemiştir, birileri göz mü yummuştur, nasıl olmuştur, bilemiyorum. Ama sizi temin ederim, 11 Eylül “komplosu” konusunda uğraşan insanların büyük çoğunluğu çok ciddi ve ortaya koydukları sorular ve getirdikleri açıklamalar, bize sunulan resmî hikâyeden daha inandırıcı.


Adım daha fazla deliye çıkmasın diye öğrendiklerimi eşe dosta aktarmakla yetindim. Çok büyük alçaklıkları kabullenmek kolay değildir. Zayıf kaldım.


Şimdi nihayet 11 Eylül’le ilgili şüpheler yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Şiddetle tavsiye ederim, bir yerinden başlayın kurcalamaya. İnternet ne güne duruyor?


 

 

Gururlanma Doğan grubu senden büyük Allah var mı desek

 

‘Gururlanma ‘Doğan grubu’ senden büyük Allah var’ mı desek?

Önder Aytaç & Emre Uslu - 13.09.2008
 

APOLETİKA

 

Önder Aytaç  Emre Uslu

Türkiye’nin en büyük grubu hükümet ile iyi ilişkiler kurmak için elinden geleni yaparken Doğan grubunun, tek başına iktidar olmuş, kamuoyu yoklamalarında popülaritesi devam eden bir hükümet ile kafa kafaya çarpışmak için sanki bir güvencesi olması lazım değil mi? Ertuğrul Özkök, “Erdoğan dokunulmazlık zırhının ardına sığınmış bize saldırmasının ardından, şirketler yüzde sekiz oranında değer kaybediyor. 200-250 milyon dolarlık bir kayıp bu. Özerk kurumlar hükümetin istediği şekilde hareket ediyor. Ben kime güveneceğim?” şeklinde yakınmalarda bulunuyordu.


Ancak, başta Aydın Doğan, Özkök ve Doğan grubunun diğer ileri gelenleri de her şeye rağmen geri adım atmak gibi bir niyetlerinin olmadığını açıkça beyan ediyorlar. O halde Doğan grubu kime güveniyor? Aydın Doğan’ı bu medya yapısı içerisinde bu kadar pervasız kılan güç nedir? Bu soruya Doğan grubu gazetelerinde çalışanların verecekleri değişik yanıtlar elbette vardır. Muhtemelen “bağımsız medya” efelenmeleri bu gerekçelerin en başında gelir. Değişik şekillerde “bağımsızlığı” test edilmiş plaza medyasının en açık ve en çok söylediği anlatım da “biz bağımsızız ve gücümüzü bağımsızlığımızdan alırız” yalanıdır.


Kavganın yüksek perdeden götürülmesi ve tarafların geri adım atmamasına bakılacak olursa Doğan grubunun iyi güvenceler bulmuş olması beklenir. Örneğin AB süreci hükümetlerin azınlıklara yönelik hoyrat politikalarına güvenceler sağlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Doğan grubu da AB demokrasilerinde hükümetlerin basını bu şekilde hedef alamayacağını vurguluyor ama buna kimse inanmıyor. Çünkü mesele hükümetle basın arasında bir mesele değil. Kavga sebebi “tamamen duygusal” gibi görünüyor. Zaten AB yetkilileri de Doğan-hükümet kavgası için bir açıklama yapmadılar.


Doğan grubunun güveneceği ikinci kurum “bağımsız yargı” ama hisseleri borsada işlem gören bir şirketin hükümetle yüksek perdeden kavgaya tutuşması için “bağımsız yargı”ya güvenmesi de çok anlamlı gelmiyor. Çünkü yargılama bir süreç işi ve yargı kararını verene kadar ekonomik parametreler çoktan hükmünü vermiş oluyor. Şirket battıktan sonra ya da siyasi bir kararla el konulduktan sonra, yargı şirket lehine karar verse de sonuç değişmiyor. Haksız bir şekilde el konulduğu ortaya çıkan banka nerede? Bu sorunun cevabını en iyi bilenlerin başında Doğan grubu yöneticileri geliyor.


O zaman son olarak, Doğan grubunun güvenebileceği iki kurum/ yapı kalıyor. Bunlardan birincisi İstanbul sermayesinin oluşturduğu başında da Doğan’ın kızının oturduğu TÜSİAD, diğeri TSK. TUSİAD, özellikle 27 Nisan sürecinden sonra ve 22 Temmuz sürecinin ertesinde, AKP karşıtlığını yüksek perdeden seslendirdi ama çok da işe yaramadı. Bu kurumun Doğan’ın (eğer öyleyse) bireysel kavgasına alet olup olmayacağı da şüpheli. Eğer TUSİAD kavga sürecine müdahil olursa işin rengi değişir. Bu durumda İstanbul sermayesinin hükümet aleyhine oluşturduğu bir konsorsiyumdan söz edilir ki, bu da ülkenin ekonomik ve siyasi istikrarsızlığı anlamına gelir.


Bu durumda Doğan grubunun güvenebileceği bir tek kurum kalıyor. TSK’nın yeni genelkurmay başkanı böylesi bir maceraya girer mi? Bundan emin değiliz. Bir strateji olarak; “AKP’nin tek yıpratılma yolunun yolsuzlukların üzerine gidilmesi şeklinde olacağı’’ bizim de kulağımıza gelen, devletin derinliklerinde konuşulan bir gerçek. Şimdiye kadar yaptığı işlerle iyi bir stratejist olduğu izlenimi veren yeni Genelkurmay Başkanı medya yönetimi konusunda da düşüncelerini açıktan ifade eden biri. Ancak askerin ekonomik işlere karışınca neyle karşılaştıkları da 28 Şubat’ta iyice ortaya çıktı. “Yeşil sermaye ürünlerine” ambargo koyan “Ordu Pazarı” denemesinin Anadolu şehirlerinde nasıl iflas edip hüsrana uğradığının kurmaylarca bir değerlendirmesi olduğuna inanıyoruz. Her şeye rağmen yeni Komuta heyetinin mevcut ekonomik parametrelerin sonuçlarından rahatsız olduklarını açıkladıkları da bir kenara not edilmeli. Örneğin Başbuğ kendisini ziyaret eden Ertuğrul Özkök’e ve başka bir vesileyle Fikret Bila’ya; “ulusal sermaye”nin görevlerini iyi yapmadığından şikâyetçi olmuştu. Zaten 2006 yılından bu yana yaptığı konuşmalarda Org. Başbuğ hep bir temanın altını çiziyor: “Küreselleşme olgusunun, devletlerin geniş kitleleri koruyan, sosyal devlet vasfının giderek zayıflamasına neden olduğu da bir gerçektir. Bunun sonucunda, toplumların cemaatleşmeye itildiği de, bir diğer gerçektir. Giderek güçlenen bu cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak, sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.”


Buradan bakınca ya Doğan grubu kendiliğinden “bu sosyal gerçeği doğru analiz edip” “cemaatleri bitirme projesinin taşeronu oluyor”, hedefe “Deniz Feneri Derneği”ni koydu ve diğer benzeri yapıları da buna ekleyerek yola devam edecek. Böylece cemaatlerin Ramazan’da toplayacakları ekonomik kazancın önünü kesmeye çalışacak. Ya da bağımsız hareket ederek, ekonomik olarak grup çıkarlarını riske atmaya devam edecek…



 

 

Bir gram

 

Bir gram

Funda Özgür - 13.09.2008
 

KIRMIZI

 

Funda Özgür

 

 

Bir gün gideceksin işe, ‘tuhaf’ bakışlarla karşılaşacaksın.


Sen canhıraş dünden kalan işlerini bitirmeye çabalarken, masandaki telefon iki kere kısa kısa çalacak. İç hattan arandığını anlayacaksın. Telefonu açacaksın. ‘Personel’ seni odasına davet edecek. ‘Allah allah. İmza atmam gereken evrak mı var acaba” diyeceksin yerinden kalkarken.


Lacivert kalın klasörlerle dolu odaya girip oturacaksın.


Huzursuz bir sessizlik çarpacak yüzüne. Yere tavana bakan surat, nereden başlayacağını bilemeyecek söze. Havadan sudan girecek önce. Hal hatır soracak. Eveleyip geveleyecek.


Anlayacaksın ‘bir şeyler’ olduğunu.


Bekleyeceksin acemi girizgâhın bitmesini.


Sonra ‘gerçek’ gelecek.


Ya ‘performansın’dan bahis açacak karşındaki, ya ‘şirket politikası’ndan. Ya ‘yetersiz’ bulunduğunu söyleyecek, ya da ‘şirketin küçülmeye gittiğini.’


Düşüneceksin. Aklına yatmayacak söylenenler. Ama ses çıkarmayacaksın.


Yasal haklarını isteyeceksin.


Direnmeyip hesaplayacaklar hemen.


Beş dakika sürecek işvereninin kalbi kadar temiz bir sayfaya dökülmesi tazminatının.


Uzatacak odadaki.


Alıp bakacaksın. Gördüğün tutarla birkaç ay hiçbir şey yapmadan yaşayabileceğini düşüneceksin. Birden bunu düşünmek sana iyi gelecek.


Kalkıp yerine gideceksin. Pılını pırtını toplayacaksın. Kimseyle öpüşüp koklaşmadan çıkacaksın.


Tuhaf gelecek dışarıda her gün gördüklerin.


Cezaevinden çıkmış bir mahkûm ya da terhis olmuş bir onbaşı gibi hissedeceksin kendini bir an. Çıplak, savunmasız, ne yapacağını bilemeyen bir zavallı.


Sonra hiçbiri değil, sadece ‘özgür’ olduğunu idrak edeceksin.


Biraz yürüyüp rüzgârı yüzünde hissedecek, yorulunca bir taksi çevireceksin. Eve gideceksin.


‘Biraz dinleneyim. Sonra iş bakarım’ diyeceksin.


Haftalar geçecek. Bankadaki paran kum gibi eriyecek.


‘Daha var. Daha var’ diye kendini kandırırken gerçeğe ayacaksın.


Buruşturulmuş faturalar televizyonun üstünden sana bakarken, sonraki ay kirayı nasıl ödeyeceğini düşüneceksin.


İçin sıkışacak.


Yatağına girip örtüyü başına çekeceksin. Uyuyarak unutmaya çalışacaksın gerçekleri.


Esas ertesi sabah gazete alırken ağırına gidecek.


Koltuğunun altındaki beş gazeteye yetmeyecek cebindeki bozukluklar. Oturup bir bardak karbonatlı çay bile içememek köşedeki pastanede gücüne gidecek.


Kös kös eve gideceksin.


Memleketin gerçekleri kendi gerçeklerinden daha çok acıtmayacak canını.


Karnın acıkacak.


Buzdolabından çıkardığın peyniri arasına koyduğun ekmek pek tatlı gelecek. Kendi demlediğin çay, parmaklarını da içini de ısıtacak. Çok sürmeyecek ama.


Bir dakika sonra o duygu da sönecek.


Kendini kiralık kabukla dolaşan bir kaplumbağa gibi hissedeceksin. Ama önemsemeyeceksin.


Başka hiçbir şeye değişmeyeceğin anlık keyifler, gelgitler yaşayacağını bileceksin.


Boş vereceksin.


Çıkıp balkona yaz başında odadan çıkardığın geniş koltuğa kurulacaksın. Bir sigara yakacaksın.


‘Geçer’ diyeceksin, ‘geçecek.’


Burnunun ucuna gidecek elin. ‘İyi sürttü’ diyeceksin içinden.


Güleceksin.


Arsızlığa vuracaksın.


Sürtecek burnun böyle hiç değilse bir kere.


Her bokun tadına bir gram bakacaksın hayatta.


Nasıl olsa bu da geçecek her şey gibi.



Diğer Funda Özgür Makaleleri: